Yazılarım

Gelecekten Hikayeler, Nasıl Vejetaryen Oldum?

Nasıl Vejetaryen Oldum?

Gelecekten hikayeler | Bir zamanlar gerçekten yumurta yemeyen, süt içmeyen, hamburger, pizza ve kebap haplarını bile yutmayan fanatik bir vejetaryendim. Sadece bana et gibi gelmeyen köfte toplarından kazayla bir kaç tane yemişliğim vardır! Önce insan diyen birisi olsam da hayvan dostlarımın çektiği acıları görünce vejetaryenliği seçmiştim. Vejetaryen oluşumun tuhaf bir hikâyesi vardır. Bu olay beş sene önceydi…

2080 yazı okullar tatil olmuş, harika bir yaz sabahı, hava ne sıcak ne soğuk… Yeşil vadideki çiftliğimizin yolundayız. Kısmen gölge düşmüş kısmen de güneşten parlayan, yemyeşil bir halı gibi uzanmış bahçeleri, keyifle izleyerek geçiyorduk. Daha sonra dalları birbirine sarılmış, aralarından güneş ışınlarının ince ince sızdığı ağaçlardan oluşan bir tünel karşıladı bizleri.

Bu ağaç tünelden çıkar çıkmaz, bizim malikanenin güvenlik kapısı gözüktü. Burası biraz kasvetlidir. Hemen geçmek istedim. Güvenlik görevlileri bizi biraz süzdü ve yol verdiler. En sonunda muhteşem evimiz yokuşun sonunda yükselmeye başlamıştı. Bembeyaz bir bina, güneşli havada insanın gözünü alıyor.

Gelecekten Hikayeler, Nasıl Vejetaryen Oldum?

Bu görsel ziyafetin büyüsü beni bütün endişelerden, düş mühendisliği faaliyetlerinden ve beynimde dolanan hesaplaşma, çekişme ve çelişmelerden sıyırmıştı. Boş vermiştim sağı solu, sazı cazı kendimi bırakıvermiştim doğanın zenginliğine. Sağlıklı bir bedenin ayaklarında, çelik bir sütün gibi, hiç ölmeyecekmiş gibi evrenin kralıydım sanki.

Nasıl vejetaryen oldum!
Nasıl vejetaryen oldum!

Evin önündeki heykelli havuzun çevresinde bir tur attıktan sonra arabadan indik. Hemen giriş kapısına yönelmiş ve kimseye selam vermeden, nefes bile almadan, köpeğimi bile sevmeden, zemin kattaki odama dalmıştım. Duvardaki en sevdiğim futbolcuların posterlerine şöyle bir elimi sürdüm, onlarla konuştum. Sonra ayı, maymun, fil, zürafa ve aslan gibi içi doldurulmuş oyuncaklardan oluşan yığının üstüne atlayıverdim.

Hayvan dostlarımın üzerinden, göle doğru kıvrılan yeşil tümseği, bin bir çeşit  ağacın suya düşen gölgelerinin hafif hafif dalgalanmasını seyrettim. Ne büyük huzur, ne büyük mutluluktu bu! Doya doya seyrettim.

Gelecekten Hikayeler, her şey güzel başladı!

İliklerime kadar temiz hava ve beyin derinliklerime kadar o muhteşem mavi ve yeşil manzarayı çekip, teknoloji odama geçtim. Teknoloji ile arası pekiyi olamayan, teknolojiyi ruhsuz ve yavan bulan biri olsam da zaman zaman beyin uyuşturmak için iyi geldiğini düşünürüm.

Bu odayı babamın ricası üzerine 7. bölgenin bilim dehası olan Prof. Riccardo dizayn etmişti. Kendisi bütün dehalar gibi uçuk, kaçık, saçı başı birbirine karışmış dalgın ve çok komik bir insandır.

Zaman zaman öyle derin düşüncelere dalar ki birkaç kez lavaboya ellerini yıkamaya gidip ellerini yıkamadan geldiğini ve tekrar gidip tekrar yıkmayı unutarak geri geldiğini hatırlarım. Öyle heyecanlı ve hızlı konuşur ki söylediklerinden hiçbir şey anlamazsınız ama bol bol gülmeniz garantidir.

Bizim icatçımız!

Bunların yanında Riccardo amca yüzyılın en önemli icatlarına imza atmış, çağın Tesla’sı olarak gösterilen bir insandır. Benim teknoloji odam onun buluşlarının minik maketleri ile doludur.

Üç boyutlu ve düşünerek komut verebildiğiniz internet, oyunlar, minik ışınlama kulübeleri, kopyalanmış minik timsahlar, köpek balıkları, kutup ayıları, kaplanlar, maymunlar. İstediğiniz yemeği bir dakika önünüze getiren yemekmatik, beyninize yüklenen programlarla rüyadaki kadar gerçek, yaşamak istediğiniz her şey… Bunun gibi onlarca yeni buluş.

Üstün zeka ürünü cihazların hepsini, ilk kurulduklarında kullanmış, hevesimi almıştım. Şimdilerde üç boyutlu görüntülere şöyle bir bakıp geçiyorum, ne düşünürseniz o saniyenin onda birinde karşınıza geliyor. Yalnız bazen tehlikeli olabiliyor.  Annem internetten yemek tarifi görmek istediğinde bazen ben yanlışlıkla ve alışkanlıkla erotik sitelere girerim ve çok utandığım anlar yaşarım.

Işınlanma Kulübesi!
Işınlanma Kulübesi!

Gelecekten Hikayeler, minik ışınlanma kulübesi!

Bir de şu minik ışınlanma kulübeleri var. Birkaç kez kedi, köpek, fare ışınlama denemesi yapmıştım. Acemilik zamanlarında, zavallı hayvanlar birkaç kez erimiş, yanmış hâlde bazen de kolları kafalarında, göbekleri popolarında olarak karşı kulübeden çıkartmıştım. Ancak zamanla kobaylarımı tek parça hâlinde ışınlamayı başarabilmiştim.

Daha sonra kalktım ve odanın en sevdiğim bölümü olan balıkçılık köşesine geçtim. Oltamı yemlerimi, kovamı ve çizmelerimi alıp bu gün gölde yapacağım katliam için hazırlanmaya başlamıştım. Tam bu sırada bizim malikanenin hizmetlisi Gomin alt kata geldi. Samimi ve saygılı bir şekilde “Melih bey, hoş geldiniz,” dedi ve “Yine balığa ha!” diye ekledi.

“Evet, abi çok özlemişim. Sen de gelsene birlikte eğleniriz,” dedim. “Peki, Melih Bey,” dedi, biraz dalgın ve keyifsiz. Bildim bileli, Gomin balık avını pek sevmezdi. Teklifimi de isteksiz kabul etmişti zaten. O, oltaları ben de yem sepetini aldım ve göl kıyısına doğru koyulduk yola. Yeşilliklerin içinde, toprak patika yolda…

Neşe içinde yürürken Gomin birden ‘ah uh !!!’ ederek titremeye başladı ve üzerindeki uzun kollu metalik renkli ceketin kolunu sıyırarak, sağ kolundaki siyah halkanın üzerindeki yanıp sönen lambaya dokundu.

Gelecekten Hikayeler; Güvenlik taraması!

Gülümseyerek “Bu aleti bu kadar titretmek zorunda mıydılar yahu!” diye sitem etti. Gomin’nin kolunda titreyen şey, bizim ailenin ilişki kurduğu herkese takılan güvenlik bandıydı.

Gomin’in banda dokunması ile kolundan çıkan ışık huzmesi birkaç saniye sonra güvenlik müdürümüzün üç boyutlu görüntüsüne dönüştü.

Koruma müdürümüz Tonguç Bey her zamanki gibi simsiyah giyinmiş ve koca,  kapkara gözlükleri nerdeyse bütün yüzünü kapamıştı.

Tonguç Bey doğma büyüme İstanbullu olan geniş omuzlu, karizmatik, her hâli ile dünyayı aşmış başka ve izole bir boyutta yaşayan birisidir. Birçok asi ayaklanmasında korkusuzca kendi canını düşünmeden, lazer ışınlarının önüne atlamış, asiler tarafından kaçırılıp yerin 350 metre altına hapsedilip, oradan da kaçabilmiş birisi…

Tonguç Bey’in sanal görüntüsü, her zaman ki ciddi tavırlarla konuşmaya başladı.

Gelecekten Hikayeler. İzleniyoruz!

“ Merhaba, G13 güvenlik taraması bir dakika içinde başlayacaktır. Şu anda S2-11 bölgesinin içindesiniz, bulunduğunuz noktadan bir kilometre çapındaki bölge güvenlidir. Güvenliğiniz için bu bölgenin dışına çıkmayın. Şimdi siyah banttan çıkan ışın ile yüzleriniz tanımlanacaktır,” dedi. Birkaç saniye sonra Gomin’in kolundaki banttan çıkan çizgi şeklindeki kırmızı ışın önce Gomin’in sonrada benim yüzümü taramaya başladı.

Aynı ciddiyet ile konuşmaya devam etti “ Şimdi görüntümün yanındaki yeşil kareye başparmağınızı koyun ve gen tanımlaması için 5 saniye bekleyin.” Biraz sıkılmış bir hâlde dediğini yaptık ve parmaklarımız tarandı.

Konuşmaya devam etti “Siz, dünya vatandaşlık numarası: 2136589 S – 12R olan Gomin Maflof işçi ve siz vatandaşlık numarası: 000000001 M – 007 olan yönetici yakını Melih Çelik konumunuz ve datalarınız güvenlik bilgi işlem üniteleri tarafından kayıt edilmiştir. Gün boyunca yeriniz takip edilecek ve gerektiğinde tekrar kimlik taraması yapılacaktır. Güvenliğiniz için uyarılarıma dikkat edin, iyi günler” demesiyle görüntüsü bir anda kayboldu.

Gelecekten hikayeler, İnsanların kodlanması.

Böyle rakam ve harfler ile damgalanmış olmamız ve kayıtların sınıflarımızı da içermesi ne kadar tuhaftı, bu dünya sosyalist mi, kapitalist mi yoksa ortaya karışık bir şey mi anlayamadım gitti.

Bu uygulamayla ilk kez karşılaşıyordum, koruma tedbirleri her zaman etrafımızdadır ama bu kadar yakınımıza girmiş olmaları biraz canımı sıkmıştı. Ama bu durum, asiler tarafından kaçırılıp dünyanın merkezine sıcak bir yolculuk yapmaktan iyidir diye düşündüm.  Zaten son zamanlarda asiler yine azıtmış her akşam haberlerde korkunç çatışma görüntülerini endişe içinde izler olmuştuk

Sanal ve dijital tarama ve uyarılardan sonra ağaçların birbirine sarılıp kapattığı, gölgeli, mis gibi toprak kokan yemyeşil yolda yine Gomin’le baş başaydık. Tonguç Bey’in bahsettiği alanın içinde olmanın rahatlığı ile göle doğru yürümeye devam ettik.

Gomin bizim çiftliğin seyisidir. Biraz saflığa kaçan yufka bir yüreğe sahip, samimi ve saygılı bir insandır. Bu iyi yüreği ona pek yaramaz, 45 yaşında ve hâlâ bekâr. Evlilik ve aile delisi birisi olsa da, hep aldatılmış, hep kullanılmış. Ama yine de kimse hakkında kötü bir şey söylemez. Çok güzel bir sözü vardır; “Kadınlar bize hiçbir şey yapmaz, biz kaşınırız ve onlar da bizi kaşır.”

Duygusal göçmen,

Gomin birleşmeden sonra Cezayir’den kalkıp İstanbul’a gelmiş ve buraya yerleşmiş. Arka sokaklarda uzun süre perişan hâlde yaşamış, keş olmuş, sokaklarda yatmış ve onu köle gibi birkaç geçici işte çalıştırmışlar.

Çok gezmiş, çok yaşamış, çok yıpranmış ama hayat çok şey katmış ona. Orta çağdan kalma bir filozof gibi bilgedir Gomin. Ve asla popüler kültürün adamı değildir. Bana zaman zaman kendi iç hesaplaşmalarını anlatır. Der ki; “Yaptıklarımızın karşılığını şaşmaz bir şekilde yaşarız, yaşadığımız iyi şeyler yaptığımız iyiliklerin, kötü şeyler de yaptığımız kötülüklerin karşılığıdır.” Çok iyi niyetli, saf ve samimi bir insan olsa da ilişkilerde yaşadığı mutsuzlukları, daha önce yaşadığı geçici ve anlamsız aşklara bağlar.

Romantik ve nostaljik bir insan olarak, bedenim bu çağda fakat ruhunun 1970’lerde diyen Gomin, hep melonkolik, içine kapalı, sessiz sakin ama bir çınar ağacı kadar bilgedir.

Ve Gomin her zaman sözlerini kadınlara sitem ettiği şu anlamlı cümle ile bitirir.

“ Meleğinizi aramıyorum da az şeytanınız da mı yok be kardeşim?”

Hayat, böylesine duygusal bir insan olan Gomin’nin önüne bazen güzel sürprizler de çıkartmış.

Gomin’le tanışma,

Babamın anlattığına göre; bir gezisi sırasında korumaları atlatarak babamın önüne atlamış ve ondan iş istemiş. Korumalar onu yaka paça götürürlerken babam durdurmuş ve onunla konuşup, hatırını sormuş. Ona hem acımış, hem de kanı ısınmış. Babam insan sarrafıdır. Beş dakika biriyle konuşsun hemen notunu verir, ne mal olduğunu söyler.

Hiç yanıldığını görmedim. Birkaç güvenlik soruşturması ve Cezayir’de at bakıcılığı yaptığını öğrenmesinden sonra onu bizim çiftlikte işe başlatmış. İyi bir insan olması, hayatında ilk kez Gomin’nin işine yaramış. Gomin hâlâ babamın en sevdiği adamlarından biridir. Hatta ona daha iyi bir maaşla, merkez kulelerinde çalışmayı bile teklif etmişti. Fakat bir huzur adamı olan Gomin, bunu kabul etmedi ve çiftlikte kalmayı tercih etti.

Öylesine huzur adamıdır ki işi olmadığı zaman göl kenarındaki yaşam kayığım dediği, pembe ve oval kayaya oturup, saatlerce hiç hareket etmeden yogiler gibi durur. Sadece minik dalgaların tıkırtılarıyla, gözlerini kapatıp karanlığın derinliklerinde, aramak yaratılışı, unutmak hayatı, hatayı, yanlışı ve içinde kopartmak sessiz haykırışı… İşte bunlar Gomin’nin yalnız ve sessiz hayatının anlamı…

Hiç kimse yalnızlığı sevmez! Eğer yalnızlığı seven biri varsa, o aslında yalnız değildir!

Balık mı bizi tuttu?

Gelecekten hikayeler, nasıl vejetaryen oldum?
Gelecekten hikayeler, nasıl vejetaryen oldum?

On beş dakika sonra Gomin ile göl kıyısına varmıştık. Gölün sığ bölgesinde yaklaşık on metre yürüdük. Sonra gri renkte, yayvan ve balık avlamak için oldukça uygun olan bir kayanın üstüne oturduk. Daha sonra balıkçılık teşkilatımızı hazırlamaya başladık.

Ben büyük bir iştah ile oltamı açıp kancalarıma yem takıyor, Gomin’de balıkları koyacağımız kovayı hazırlıyordu. Oltamı suya salladım ve oturup mantarın suya batmasını beklemeye başladım. On dakika geçmeden oltaya balık vurmaya başlamıştı. Mantar suyun üstünde dans edip duruyor ama bir türlü batmıyordu.

En sonunda o an geldi ve mantar birden suya battı ve balığın çırpınışlarını kollarımda hissettim. Büyük bir zevk ile oltaya asıldım. Balık dişliydi ve hemen teslim olacağa benzemiyordu. Bütün gücümle oltaya asılıyordum. Balık ta bütün gücüyle hayatta kalma mücadelesine devam ediyordu. Bir iki dakika sonra kavga sona erdi.

Hayatımı değiştiren söz!

Balık avının en zevkli anına yaklaşıyordum. Oltayı sarmaya başladım ve balığın cemali gözüktü… Çırpınarak sudan çıkarttım onu. Orta boy bir sazan yakalamıştım. Ardından bir balık daha… “Bugün kovayı dolduracağız galiba Gomin,” dedim büyük bir zevkle. Gomin buruk bir şekilde başını sallayarak onayladı.

Ben kendimden geçmiş bir şekilde balık avlamaya devam ederken Gomin, “Bu işten gerçekten zevk alıyor musunuz?” diye aniden sordu. “Evet, çok zevkli!” dedim, hiç tereddüt etmeden. Biraz durdu ve gözlerini kısarak bana baktı.

Vejetaryen olmak!
Vejetaryen olmak!

Derinden ince bir sesle “Peki hiç şunu hayal ettin mi Melih? Suda yüzdüğünü düşün… Dalmışsın suya kulaç atıyorsun, akıp gidiyorsun ve yüzerken karşına suyun üstünde duran bir tabak çıkıyor… İçinde en sevdiğin pastadan bir parça, tabağa doğru iştahla yaklaşıyorsun, tam pastayı ağzına atarken, pastanın altından bir kanca çıkıyor, dev bir kanca.

O anda yanağını keserek boğazına saplanıyor ve gırtlağını parçalıyor.. O acıyı düşündün mü? Daha sonra kancayla birlikte suyun dışına çekiyorlar seni ve çırpınarak, can çekişerek ne olduğunu anlayamadan acı içinde ölüyorsun…” diye bitirdi.

Donduran sözler!

Bu sözler beni dondurmuştu. Hiç konuşmadan geçen bir yarım saatten sonra, oltamı yavaşça suya indirdim. Ayağa kalktım ve gözlerimi kovadaki iki balığa diktim. Bir süre böyle donup kaldıktan sonra bütün gücümle kovaya bir tekme attım, balıklar bir tarafa kova bir tarafa uçtu. Gomin irkildi ve oturduğu yerden kalktı.

Bütün keyfim kaçmıştı. Gomin’e dönerek sert bir ses tonuyla “Hadi! Gomin gidiyoruz,” dedim. Gomin titrek bir sesle “Peki Efendim” diyerek ayağa kalktı ve teçhizatı toplamaya başladı.

Ben de onu orada bırakarak, kayadan atlayıp sazlıkların arasından eve doğru koşmaya başladım. Çiftliğe gelir gelmez odama çıktım. Yatağımın üzerine uzandım kafamı yastığın altına sıkıştırdım ve saatlerce Gomin’in anlattıklarını düşündüm. O günden sonra hayatıma yön veren çok önemli kararlardan birini aldım ve bir daha hiçbir zaman et yemedim.

Vejetaryenliğe ilk adım!

Hatta öyle bir hâle gelmiştim ki, hiçbir hayvansal ürünü yiyemiyor,  süt ve türevlerini, yumurta gibi besinleri bile ağzıma sürmüyordum. Küçük teyzem Tülay bu işi böylesine abarttığımı görünce, solmakta olan sevgili yeğenine kıyamayıp bana şunları söylemişti:

“Melih, seni ne kadar sevdiğimi bilirsin, böylesine duygusal ve merhametli olmanı da anlıyorum. Fakat yaratılış ve doğaya bakarsan şaşmaz bir denge olduğunu görürsün, bir elmayı havaya attığında yere düşer, aç bir aslan güzel ceylan yavrusunu hiç acımadan parçalar, şelaleler asla yukarıya doğru akmaz. Evren şaşmaz bir düzen içinde yaratılmıştır ve biz önce onu algılayıp sonra kendi ilmimize göre yorumlarız ve herkes kendi penceresinden bir bakış yakalar. Fakat bu hiçbir zaman evrenin ve hayatın kurallarını değiştirmez. Yavrum, dünyada her gün milyonlarca hayvan  kesiliyor, tonlarca et tüketiliyor.

Yani bu da bir dünya gerçeği, hadi hayvanlara acıyıp ta et yemedin, süt, peynir yumurta yememekte ne oluyor?  Nasıl gelişip de güçlü bir delikanlı olacaksın. Hayat zor ve acımasız, bu hassasiyetlerini ve duygusallığını biraz törpülemeli, birazcık da olsa çakıl taşları serpmelisin kalbine. Yoksa hayata karşı geçirgen ve incecik bir zarla çevrilirsin, delik deşik olursun.”

Gelecekten hikayeler: Merhamet…

Çok sevdiğim teyzemin bu sözlerinden sonra vejetaryenlik kararımı biraz da olsa esnetmiş, süt ürünleri ve yumurta yer hâle geliştim. Bu habere en çok annem sevinmişti ve her gün çok sevdiğim sütlaç ve muhallebiler yaparak neredeyse beni süt ağacına çevirmişti.

Ama bütün zorlamalarına ve hünerini katıp nefis görüntülü yemekler yapmasına rağmen asla bana et yediremedi.

Her taraf et delisi, et yemeden kan görmeden yaşayamayan insanlarla ve her yemeğe marifetmiş gibi et suyu, ilik, dalak ve böbrek katan insanlar varken, hayatımda zorlu bir dönem başlamıştı.

Gelecekte zaman yolculuğu!

Birkaç yıl sonra babam benim bu etyemez hâllerime çok üzülüp, mucitlerine beni etobur yaptıracak bir şey icat etmeleri için talimat vermiş. Sanki eski padişahların dermansız hastalığa düşmüş kızlarını, iyileştirebilenle evlendireceğini ferman etmesi gibi

Tabii kızı da çok güzeldir.  Sonra ülkenin bütün delikanlıları padişahın kızını iyi edip, alabilmek için sarayın kapısında sıraya girerler.

Duyguları kontrol etme teknolojisi!

Bunun gibi yedinci bölgenin bütün bilim adamları, beni et obur yapmak için hummalı bir çalışmaya girmişler.   En sonunda bir bilim adamı bu olay psikolojiktir deyip sosis, sucuk ve salam gibi et mamullerini bana kestane şekeri veya zeytinyağlı dolma gibi gösterecek, beyin sinyalleri üzerinde çalışmış. Göz ve damaktan gelen sinyalleri değiştirebilen, Anfron denen ilacı keşfedip bana çaktırmadan içirmeleri için aileme vermişler.

Çaktırmadan, çünkü bilinçli içersem beyin kendini korumaya alıyor ve ilaç hiçbir etki yaratmıyormuş.

Daha sonra ilacı, sabah kahvaltısı esnasında sütüme karıştırarak bana içirdiler. O günden sonra sosis, salamları ballı börek gibi yemeye başlamıştım. Daha doğrusu son üç aya kadar öyleydi. Hapı içmemden altı ay sonra etkisini yitirmeye başladı.

Et yemek güzelmiş!

Ben bir kabustan uyanmış gibi kendimi et yerken buldum. Aslına bakılırsa tadı da hoşuma gitmişti. Bir süre bu durumu kimseye söylemeden aynen devam ettim. Bir gün bizimkilere, ben neden iştahla böyle et yiyorum diye sordum. Hayret içinde “Sen et yediğini biliyor muydun?” diye sordular. Artık her şey ortaya çıktığından, bana özel yapılan bu bilimsel icadın bütün hikâyesini anlattılar.

Bir kere perhizi bozmuştum, zaten tadı da hoşuma gidiyordu, bende battı balık yan gider deyip salam, sosis ve sucuk tüketimime zevkle devam ettim. Ama bunların dışındaki dalak, böbrek, bağırsak, yahni, kıyma gibi diğer et yemeklerini asla ağzıma sürmedim.

Şimdilerde ise Veganlık diye yeni bir fenomen ortaya çıktı. Et yemeyi bırakın hayvanların ürettiği hiçbir şeyi de yemeyecekmişiz! Hadi oradan yahu! Sütümü, yoğurdumu, tereyağımı benden alamazsınız!

semihbulgur.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Reklam Engelleyici Algılandı

Merhaba. Sitemiz yoğun bir emeğin ürünüdür! Sitede dolaşmak için lütfen Reklam Engelleyicinizi Kapatın.