Yazılarım

Gelecekte Salgın, Aşk, Kapitalizm ve Toplum!

Gelecek ve duygular!

Gelecekte Salgın, Aşk, Kapitalizm | Salgın gibi lanet illetler bile geleceğin teknolojileri ve yapay zeka ürünleriyle değişip gelişecek. Geleceğin salgınları masamızın üstündekilerden hatta kolumuza takılı olan şeylerden gelecek. Robot robottan, yazılım yazılımdan kaçacak. Şu gelecek ne zaman gelek?

Yıl 2085 babam Dünya Birliği 7. Bölge başkanı seçilmişti ve ben de onun duygusal, çok düşünen, isyankar, sanatçı ruhlu ve Düş Mühendisi oğluyum. O’nun yanına onu görmek için gitmiştim ama yeni görevi ve yoğun temposu birbirimizi iki yabancıya çevirmişti.

Babam acı bir tebessüm ile misafirleri holografik toplantı odasına aldı. Sonra bana dönerek “Yavrum biraz sabır, bu akşam beraberiz. Üzülme, hem sen biraz daha acık bakalım, daha lezzetli olur.” Diyerek tebessüm edip ayrıldı.

Babamı bekleyecek olmam canımı fena hâlde sıkmıştı ama Gahuni ile biraz daha vakit geçirecek olmam, bunu telafi ediyordu. Bu düşünceler ile sekreterin odasına doğru yürümeye başladım.

Gelecekte robot asker!
Gelecekte robot asker!

Gelecekte Salgın, Aşk, Kapitalizm ve Toplum!

Ellerim cebimde ıslık çalarak, neşeli neşeli platonik aşkım Gahuni’nin kara gözlerinin yollarına düşmüştüm. Gahuni’nin odasına doğru dönmek üzereydim ki iki kuleyi birleştiren, camlarla kaplı metal kafesin geçiş kapısından, bana doğru gelen birisini fark ettim.

Onca curcuna, kalabalık ve koşturmaca arasında o adam dikkatimi çekmişti. Çünkü öğle derin ve dik bir bakışla bana odaklanmıştı ki sanki gözüme bir yerlerden lazer ışını tutuluyormuş gibi rahatsız olmuştum.

Adam, son derece şık ve tepeden tırnağa simsiyah takım elbisesiyle camları yalayan bulutların üstünde mürekkep lekesi gibiydi. Geniş omuzları ile salınarak yürüyor ve ceketi sanki bir pelerin gibi dalgalanıyordu. Birkaç saniye sonra yanıma yaklaştı. Yüzünü daha net görebiliyordum.

Çatılmış, karınca anteni gibi kaşları, hafif çekik gözleri, geniş çenesi ve keskin burnu ile ürpertici bir görüntüsü vardı. Yanıma geldi. Bir elini omzuma koyarak eğildi ve çatallı kalın bir ses tonu ile kulağıma “Tek Dünya’yı başınıza yıkacağız. Az kaldı, hesap vereceksiniz,” diye fısıldadı. Sonra seri adımlarla bir anda asansöre giden kalabalığın içine kaynayıp kayboldu.

Ben şok içinde donakalmıştım ve bütün tadım kaçmıştı. Oysa Gahuni’yi görecek olmam beni karamsarlıktan ne de güzel sıyırmıştı.

Gelecekte Salgın ve Korku!

Tek başınıza kalmışken yaptığınız muzur şeyler esnasında Anneniz bir anda odanıza girer de bütün heyecan, yıllarca unutamayacağınız bir utanca dönüşür ya! İşte öyle bir şeydi yaşadığım.

Benim gibi yaşından her zaman 5-6 yaş daha büyük gösterdiği söylenen biri için bile sakin olmak kolay değildi. Öyle boş boş etrafa bakınıp ne oldu, ne bitti, o adam kimdi, ne demek istedi diye düşünüyordum. Biraz sonra toparlandım. Kendini bilmez bir delinin eğlencesidir diye kendimi teselli etmeye çalıştım.

Bunu anlatıp babamın moralini de bozamazdım, geçti gitti bir şey olmaz umarım diyerek olayın sersemliğini üzerimden atıp Gahuni’ni odasına dalı verdim.

Dünya Birliği Kuleleri!
Dünya Birliği Kuleleri!

Platonik aşk ile rahatlama!

Kapıyı açtığım gibi sanki bir cennet bahçesi açılıverdi, sanki çimden halılar serildi ve serin ırmaklar değdi anlıma, ışıl ışıl nur yağdı,  bu ne güzellik, bu ne endam bu ne alım. Bir anda bütün gerginlik, sıkıntı, endişe uçtu gitti, bütün hafızam silinmiş yeni doğmuş gibiydim. Ve taktım dudağımın ucuna karizmatik bir tebessüm.

Bir prens gibi eğilerek elimi uzattım  “Selam, ey şanlı ve şanslı kadın, yandığım bir ferah melekte sönmeye geldim.” diyerek belinden tutup dudaklarına yapıştığımı hayal ediyordum ki…

Sonra düşündüm babam kapıdan içeri giriyor, bizi o şehvetli anlarda yakalıyor. Gahuni’yi eski Hindistan’a sürüyor beni de 350. kattan aşağı atıyor. Aman aman! Kendimi çimdikledim ve hemen bu tehlikeli rüyadan uyandım. Ve rüya kızı karşımda gerçek mi gerçek duruyordu.

O sırada Gahuni bacak bacak üstüne atmış, koltuğa yayılmıştı. Sıkılmış tavırlarla elindeki kalemi üç boyutlu görüntünün içine sokup çıkartıyordu. Görüntüde 3. Bölgedeki isyanları gösteren haberler vardı. Bir taraftan da şımarık tavırlarla saçlarını parmağı ile karıştırıp lüle lüle yapıyor, bir gözüyle de beni izliyordu.  Bu hâlleri bana komik geldi ve gülümseyerek selamlaştık.

Gelecekte salgın terörü ve vicdan!

Ama ekrandakileri görünce neşem kaçtı. Asiler sözde haklı davaları adına yüzlerce masum hastanın yattığı bir hastaneyi işgal etmişlerdi. Bu korkunç görüntülerle erotik düşler diyarından bir anda geri döndüm ve dünyanın gerçekleri ile sevişmek ya da savaşmak arasındaydım.

Gelecekte salgın!
Gelecekte salgın!

Kimisi dünyanın acı gerçekleri ile sevişir, tek gecelik bir sevgili gibi her öpücük yalan her sarılış yalan kimisi de savaşır göğsünü parçalaya parçalaya.

Evet, yaşananlar dünyanın gerçekleriydi ama asla insanın gerçekleri değil. Sanki insanoğlun içinde yaratılışına ve doğasına sürekli isyan eden, sürekli yayılan kötü huylu bir tümör var. Bu tümör insan dediğimizde aklımıza gelen tüm değerleri yok etmek için var gücü ile zehrini saçıyor.

Oysa dünyaya yeni gelmiş bir bebek ne kadar temiz, zararsız ve saftır. Yani yaratılışta, insana hainlik, şeytanlık ve pisliğin hiçbir türü yüklenmez ve bir melek olarak doğar. Fakat dünya ve insan o melek yavrusuna öyle şeyler öğretir ve yükler ki onu bir Hitler’e veya bir Firavun’a dönüştürüverir.

Görüntüler dayanılmaz… Üç kişiyi vurup sekizinci kattan aşağıya atıyorlar, bir kişiyi de canlı canlı bütün dünyanın gözü önünde yere yatırıp boğazını kesiyorlardı. Bir kez daha “Allah’ım bu ne rezil bir dünya!” diye haykırdım. İşte bu gelecekte salgın terörü!

Gelecekte Salgın Terörü, Yaratana Sığınmak!

Yaratanın kitabında dediği gibi “İnsan yaratılanların en şanlısıdır, en üstünüdür ama öyle şeyler yapar ki hayvandan bile, daha aşağıya iner”. Yani insana en büyük kötülüğü gene insan yapar. Bazen, ‘insanın insana bu kadar acı çektirmesi, acaba hayvanların çektiklerinden dolayı, bizim cezalandırılmamız mıdır?’ diye düşünürüm.

Bu kadar et obur olmamız, bir canlı olan hayvanı, onun bir parçasını yemeyi bu kadar ballandırmamız, onun öldürülmesinden zevk almamız… Boğa güreşlerinde olduğu gibi veya Uzakdoğu’da insanların kedi, köpek ne bulurlarsa yemeleri, hatta bazen canlı canlı yemeleri, onları birbirine vurdurup kendilerini öldürmelerini seyretmemiz…

Kuzey denizi ülkelerinde kürkleri için çivili sopalarla acı içinde delik deşik öldürdüğümüz foklar peki derisi için daha annesinin karnın da yakılan kuzular ne demeli?  Acaba bütün bunlar bizi de mi vahşileştirdi?

Kazan, kazan, kazan zayıf olan yok olsun, zayıf halkalar çatlasın, kopsun! İşte kapitalizmin söylemi, kazan daha çok kazan nasıl kazanırsan kazan. Çağın insanlara yüklediği misyon umarsızca kazanmak ve daha çok tüketmek olunca, doğal olarak uçurumlar derinleştikçe derinleşiyor ve insan vahşileştikçe vahşileşiyor. Ve böyle olunca yaşadığımız işte bu oluyor, gelecekte salgın terörü!

Gelecekte İstanbul!
Gelecekte İstanbul!

Gelecekte sosyalizm ve kapitalizm!

Kimsenin hakkını yemeden, varlığı paylaşarak, üreterek, alın teri ile kazanmak gibi güzel şey var mı bu dünyada?  Diptekiler böyle uçurum en dibinde oldukça, ciptekiler de rahat edemeyecek. Şu gökdelenlerin havaya uçurulması, metroların patlatılması insanların kaçırılması bundan değil mi? Genelde kapitalizmin kaymağını yiyenlerden olsam da yine de eleştiririm sistemi, çünkü bende diptekilerden olabilirdim, oysa onların ben olma ihtimalleri o kadar düşük ki…

Ben şuna inanıyorum, eğer bir insan bilinçsiz şekilde bir inanca dayanmadan veya açlıktan ölme durumu hariç bir hayvanı lezzet almak için öldürebiliyorsa insanı da en vahşi şekilde rahatlıkla öldürebilir. Hem de sinek gibi öldürebilir.

İnternette gördüm; 2004 yılında Amerika’nın Irak’ı işgali sırasında direnişçilerin, masum yabancı insanları, hatta yardım kuruluşlarında çalışanları bile boğazladıklarını. Hem de İslam dini adına bunu yapıyorlardı. Bu insanların çocukluklarından itibaren kan, vahşet ve her türlü iğrençlikle karşılaştıkları aşikar. Bir horozu bile kesemeyen, bir insanı kesebilir mi?

Şu evrensel ilim ile dolu, çelişki sapkınlıklardan uzak dinimizin, önümüzü aydınlatan bir nur kaynağı olması gerekirken, cahil insanları sömürme aracı olarak kullanılması ne kadar da acı. Allah ile aldatanlar, hiçbir mantığa ve insanlığa sığmayan şeyleri dindir diye nasıl da sunuverdiler; aç, cahil, horlanmış ve hortumlanmış insanların önüne. Ve insanlar akıllarını hiç işletmeden nasıl da kanı verdiler bu alçak oyuna.

Toplum ve çelişkiler;

Gelenekler, yaşanan ortam koşulları, ekonomik ve kültürel durum, moda ve yükselen değerler ile dinin birbirine karışması hayatımız boyunca bizi çelişkiye iter. Örneğin; başörtüsü konusunda bir kesim başörtüsünün dinin vazgeçilmezi olduğuna ve hatta saçının bir teli gözükse cehennemde yıllarca yanacağına inanırken, bir kesimde başörtünün bir örtünme şekli ve kişinin tercihi olduğuna inanır. Bunun gibi gelenek mi, din mi karmaşasına onlarca örnek verilebilir.

Fakat beni en çok şaşırtan içki ve zina konusudur. İçki ve zina özellikle de zina, İslam dininde kesin bir dil ile yasaklanmıştır. Buna rağmen dinci kesimde de olsa erkeklerin zina yapması konusuna, içki içmelerine göre daha esnek bir yaklaşım mevcut.

Zina yapan erkek veya hovardalık yapan erkek hem cinslerinden, “Erkektir yapar. Erkek dediğin hovarda olur. Babasının oğlu, buldun mu affetmeyeceksin,” gibi yüreklendirici tepkilerle karşılaşır.

Hatta ilk tecrübeleri yani milli olma durumlarını da babalar, amcalar veya dayılar organize eder. Fakat içki içme olayına geldiğimiz de erkek lanetlenir, cehenneme atılır hatta evlatlıktan reddedilme ile tehdit edilir.

Çapkınlık, hovardalık bir meziyet kabul edilip, yapanlar Don Juan ve Kazanova gibi kahramanlarla özdeşleştirilirken içki içenlerden iğrenilir ve aşağılanır. Belki de bu yaklaşım, erkeklerin evlendikten sonra yaşayamadıkları ya da yaşanması zor olan şeyleri oğullarının, yeğenlerinin yaşamasını istemesinden kaynaklanıyordur.

Bu çelişki ile karşılaşan genç erkeklerde, umursamazlığa vururlar ve zaten birçok şeyin para, çıkar ve maddiyat olduğu dinin, gelenek ve göreneğin rafa kaldırıldığı çağımızda, gününü gün etmeye, suçluluk hissetse de her iki günahı da işlemeye devam eder.

Kurban bayramına sitem!

İşte gelenek, kültür ve dinin birbirine karışması böyle yaman bir çelişkidir. Dinde reform yapılıp çağa göre yorumlar getirilmeli midir? Din ile gelenekler kesin bir çizgiyle ayrılmalı mıdır? Yoksa herkes keyfine mi bakmalıdır?  Bunlara uzmanlar cevap versin. Çünkü bize, işlediğimiz günahlar için rahmeti de azameti de yüce olan yaratana sığınmaktan başka bir şey kalmıyor.

Cehennemi ağzından düşürmeyen, kendine de cennetten başka mekan yakıştıramayanlara bakmayın siz, en doğrusunu Allah bilir.  Daha çok kazanmak ve sömürmek için inancı bir araç olarak kullanan ve onlara aldanacak kadar cahil olanların vay haline vay!

Ahhh! Kurban bayramları, birçok insanın bayram ettiği kavurmacı müslümanların dört gözle beklediği o neşeli günler, benim için dayanılmaz bir ızdırap hâline geliyordu.

Gelecekte Aşk Meşk!

İnanmadığımdan, isyankarlığımdan değil! Tüm evrene hitap eden, bir bilim kitabı gibi şaşmaz doğruların kaynağı olan Kur’anı nasılda cahilce kullanıyoruz? Çağın gerisinde kalan Kur’an değil, bizim aklımızı işletemememizdir.

Kolumuza taktığımız ufak bir bant ile dünyanın her yerinden üç boyutlu internete girebildiğimiz, saniyenin onda birinde diğer bir kıtaya ışınlanabildiğimiz, hafta sonu pikniğe gider gibi güneş sisteminde turlayıp geri dönebildiğimiz bu dönemde, din bize binlerce yıl önceki gibi yaşamamızı emreden bir gericilik söylemi olabilir mi?

Kurban kanı!

Kurbanın kanı ve eti yaratana ulaşmayacaksa 400’üncü katta çoluk çocuğun önünde, sokakta, kaldırımda hayvanlara zulüm ederek bu ilahi paylaşımı vahşete dönüştürmek midir din? Bir keresinde orta gelirli insanların yaşadığı binlerce kilometre karelik alanlara kurulmuş yüzlerce katlı, küçük bahçe ve küçük evlerden oluşan katlı şehirlerin altından geçiyorduk.

Aniden arabanın camına kırmızı bir damla düşü verdi. Ardından bir damla, bir damla daha… Bir anda kan yağmuruna tutulmuştuk. Şıp şıp şıp… Kırmızıya boyanı verdi yer gök. Arabanın silecekleri yetişemiyor, önümüzü bile zor görüyorduk.

Bir de şoförü kan tutmaz mı? Bayılan şoför arabayı dümdüz bir duvara tosladı sonra dışarıya kendimizi zor atmıştık. Bu korkulu anlardan sonra daha da tiksinmiştim, etten ve etoburlardan.

Sonra bu olayın her sene yaşandığını, varoşların gökdelenlerinde yaşayan Müslümanların kurban kestiğini öğrendim.

O günden sonra hiçbir zaman hayvansal ürün yiyemedim. Gerçek din ile insanın çelişkisini sorgular oldum.

Kurban nedir?

Aslında aklını işleten insana yakışan, kurban kesme ibadetinin tek bir elden yapılması bana göre… Mesela bölge başkanı veya şehir liderleri, sembolik olarak bir hayvanı kurban etse de Müslümanlar kavurma partileri yerine varlığı emredildiği gibi paylaşsalar?

“Komşusu aç yatarken tok yatan bizden değildir” diyen bir dinin, mensupları neden bencil neden doymaz? Nasıl oluyor da bu evrensel mucizeler kitabı, cahilliğin ve öfkenin bir sembolüymüş gibi gösterildi. Nasıl mı oldu? Cahil ve aklını işletemeyen insanlar yüzlerce yıl öncesinin adetlerine, o zamanın yaşantısına takılıp kaldılar ve Kur’an-ı Kerim’in içindeki evrensel mesajlara karşı kulaklarına bir ağırlık indi de duyamadılar, gözleri mühürlendi de göremediler.

İnsanlar samimiyetle inanıp, açgözlü domuzcuklara dönüşmeseydiler. Dünyanın tarlaları, bahçeleri 7 milyar değil 1 trilyon insanı da doyururdu. Ama her biri çamurdan yaratılmış, 1000 bilgisayar, 1 milyon makineden daha karmaşık duygu, kaygı ve ruhtan örülmüş bir sarmaşık olan insan, ekmeği ve domatesi beğenmedi.

Herkese pasta yok!

İnsan, pasta yemek istedi ama herkese pasta yok ve sonuç olarak kimisi tok, kimisi yok oldu. İşte dünyanın bunca zenginliğinin yanında aç, açık, horlanmış ve sömürülmüş insanların olması ne kadarda acımasızca.

Doğaya baktığımızda, güçlülerin hayatta kaldığını, koca yeleli aslanların minik ceylanları kovalayıp acımasızca boğazladığını görürüz. Ve sinsi bir yılanın minik fareyi korkunç acılar çektirerek öldürdüğünü… İçgüdülerine göre bilinçsiz davranan hayvanların vahşi hayatında bunlar oluyorken, insan dünyasında değişen nedir? Değişen, bu vahşiliğin bilinçli, ruh ve duygu sahibi olan insan tarafından yapılmasıdır. Ve gelecekte salgın terörü de işte bunların bir sonucu oldu!

semihbulgur.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir