Yazılarım

Gelecekte İstanbul!

Kız Kulesin'de Yemek

Acı çektiğimiz şu günlerde aklım hep gelecekte inşallah her illetten sonra bir nimet vardır. Peki gelecekte İstanbul nasıl olacak? Aklım hep gelecekte Kendimize geldikten sonra, ışınlama kabinin etrafından dolanan merdivenden aşağıya indik. Biraz yürüdük ve binlerce insanın akıntısına kapılıp, kendimizi yürüyen bantların üstünde buluverdik. Tıkış tıkışa Kız Kulesi’ne çıkan tüp geçidin girişine doğru ilerliyorduk. Korumaların biri önümüze biri de arkamıza geçti. Elleri silahlarında görevlerini titizlikle yapmaya devam ediyorlar, biz de onların sayesinde kendimizi güvende hissediyorduk. İşte gelecekte İstanbul! 

Bin bir çeşit kafadan oluşan insan denizinin dalgası sağdan soldan vuruyordu. Esmeri, kumralı, Çinlisi, Japon’u, İtalyan’ı, güzeli, çirkini, başını sonunu hatırlayamayacağınız binlerce insan.

Omuz atan, pis pis bakan, masum, ürkek, serseri, berduş, dalgacı, hapçı, kapkaççı, acıklı insanlar… Yol öyle kalabalıktı ki ben bile babamı bu insan denizinin içinde seçemiyordum.

Ve en sonunda Kız Kulesi’ne çıkan tüp geçidin girişine yaklaştık. Orada da müthiş bir teknolojik kalabalık bizi karşıladı. Magnabil denen arabalar arı kovanı gibi tünelin girişinde vızır vızır hareket ediyorlardı.

Yaşadığımız dönemde, daha önceleri hayal edildiği gibi uçan arabalar yoktu ama uçmasa da yere değmeden giden magnabiller de oldukça ileri bir teknolojiye sahipti.

Gelecekte İstanbul! Kız Kulesine Gidiş!

 

Bu araçlar altlarında bulunan magnetik proplar ve özel yapılmış yansıtıcı yollarda yerden birkaç santimetre yukarda gidebiliyor ve çok yüksek hızlara tam güvenlik içinde çıkabiliyorlar. Tamamen bilgisayar kontrollü olan bu araçlara sadece gideceğiniz yerin koordinatlarını giriyorsunuz. Sensörleri sayesinde hızını, güzergahı ve etrafındaki her şeyi algılayıp gerekli refleksleri göstererek, hızlı ve güvenli bir şekilde gitmek istediğiniz yere sizi ulaştırıyorlar.

Bu cihazların geliştirilmesinden önce her yıl binlerce insanın trafik kazalarında öldüğünü duymuştum. Oysa şimdi yolculuk sırasında son durak eceliniz gelmedikçe ölüm olmuyor. Ayrıca bu araçlar çok ucuz ve çevre dostu. Yakın zamanda geliştirilen hibrit motorları sayesinde sadece sıkıştırılmış su ile yol alabiliyor ve çevreye zararlı hiçbir atık üretmiyorlar. Suyun içindeki enerji çağımızın en önemli yakıtı haline gelmişti. Tonlarca suyu küçük bir tablet haline getirebiliyorlar. Çok ucuz ve her köşe başında bulabiliyorsunuz.

Gelecekte İstanbul Nasıl Olacak!
Gelecekte İstanbul Nasıl Olacak!

Teknolojinin duygu, sevgi, samimiyet, dostluk, inanç gibi insani duygularımızı alıp, robotik, sanal ve ruhsuz bir dünya yaratmasının yanında böyle güzel yanları da var. Birde her gün bir yenisinin internete katıldığı arkadaşlık sitelerini seviyorum. Belki hayat boyu göremeyeceğiniz bir arkadaşınızın fotoğrafına rastlayıp, onunla hızlıca sohbete girerek, eski günleri hatırlayıp duygulanabiliyorsunuz. Hatta eski arkadaşlarınızı ufak bir organizasyonla bir araya toplayıp güzel anlar yaşayabilirsiniz.

Gelecekte İstanbul, Kız kulesi ve bir hatıra!

 

Bir de yalnızların en iyi çöp çatanıdır internet, çoğu yalan dolanda olsa, birkaç dakikada kendinize sanal bir kız arkadaşı yapabilirsiniz. Belki de gerçeği ile evlenirsiniz. Sanal dedik ya işte!  Belki erkekleri cazibesiyle ağına düşürüp, korkunç işkencelerle öldüren bir seri katilin referansları arasına da girebilirsiniz.

Kız Kulesi’ne çıkan tünelin girişi inanılmaz bir akışla akıyor ve ister istemez sizi içine çekiyordu. Korumalar içinde müşterisi olan bir taksiyi çevirdi ve çevik hareketlerle takside bulunanları aşağı indirip gönderdiler. Mümkün olduğunca hızlı bir şekilde bizi Kız Kulesi’ne ulaştırıp bu gezinin bir an önce bitmesini ve rahat bir nefes almayı istedikleri her hallerinden belli oluyordu. Hele şu dibimden ayrılmayan koyu tenli, geniş omuzlu, bir el hareketi ile 5,6 kişiyi bir kenara atabilen korumamız, fitili ateşlenmiş bir bomba gibiydi. Birisi yan baksa onu saniyesinde lazer manyağı yapabilirdi.

Taksici hayt huyt edip bağırıp çağırmaya başladı. Ardından, korumaların birlik muhafızı rozetlerini görünce sessizce şoför koltuğuna oturup arabayı çalıştırdı. Korumalardan biri taksinin önüne, diğeri de arkaya oturdu ve etrafı gözetlemeye başladılar. Şoför şaşkın ve tedirgin şekilde arabayı çalıştırdı. Küre şeklindeki göbeği, ağzından düşürmediği piposu ve sararmış bıyıkları ile klasik bir taksici profili çizen adam, kendi kendine söyleniyordu. Ben de komik tavırlarına, gizli gizli gülüyordum. Yola koyulduktan sonra, şoförün dikiz aynasından babamı izlediğini fark ettim. Tamam, dedim şimdi babamı esir alıp kafasını şişirir.

Babamdan bir ders!

Tahmin ettiğim gibi bir süre sonra şoför başladı konuşmaya ve kekeleyerek, “Sizi tanıdım, siz, siz başkan değil misiniz?” dedi.

Babam derin bir iç çekerek, “Evet,” dedi. Adamın sevimli ama biraz laubali tavırlarından sadece hatır sormayacağı belliydi. Babam samimiyetsiz, sadece çıkar için yaklaşan insanlardan hiç haz etmez, istemeyerek de olsa bazen kalplerini kırardı. Riyakarca yaklaşıp yağcılık yapan çalışanlarını azarlar, övülmeyi pohpohlanmayı hiç sevmez.

Şoför heyecanlanmıştı. Hemen kendini toparladı ve bu ele geçmez fırsatı değerlendirmeye çalıştı. Babama dönerek, “Sayın Başkan, oyumu size verdim, hatta ailece oyumuzu size verdik. Dürüstlüğünüze ve adaletinize hayranım. Siz ikinci bir Atatürksünüz.” Ve hemen ekledi, “ Bizim oğlan Dünya Birliği Koruma kamplarından yeni geldi. Üç aydır işsiz. Ona iş bulması için bir şans verir misiniz?” diye sordu.

Pek göstermese de merhametli bir insan olan babam yumuşak bir ses tonu ile aldı sazı eline ve şöyle cevapladı. “Herkes kendi şansını kendi yaratmalıdır. Şans da karşınıza çıkan fırsatları iyi değerlendirmektir.”

“Gençler için bir sürü fırsatlar yarattık. Oğlun eminim ki iyi bir delikanlıdır. Kendi yeteneklerini bir değerlendirsin gitsin, gelsin, takla atsın, amuda kalksın ama önce kendi yapsın, çıkar yol kalmazsa bana gelin, beni iyi tanıyorsanız kimseye iltimas geçip torpil yapmadığımı ve herkesin başkanlık makamı karşısında eşit muamele görüp vasıflarına göre değerlendirildiğini bilirsiniz,” dedi.

Tatlı sert bir yönetici!

Bu açıklamadan sonra şoför hiç konuşmadı. Babamın söylediklerini onaylarcasına kafasını salladı ve yola devam ettik.

Babam torpilden ve adam kayırmadan nefret eden bir insandır. Devletin bu yüzden battığını söylerdi. Adil ve rekabetçi bir ortamda girişimci insanların toplumu kalkındıracağını savunur. Hantal, kâr amacı gütmeyen, verimsiz, yatırımın ve rekabetin olmadığı devasa kuruluşların birçoğunun verimli hâle gelmesinde büyük payı olmuştur.

Bu yüzden çalışanların adaletli yönetilmeleri konusunda çok titiz biri olmuştur. Özel sektörde hayatı tehlike altında, stres, baskı ve ağır şartlarda uzun saatler çalışıp, hak ettikleri maaşı alamayan insanların yanında, devlete sırtını dayamış asalakların aynı değerde olamayacağını savunmuştur.

Özel sektörde çalışan bu ezilmiş kesimin daima savunucusu olup, onların çalışma koşullarını iyileştirmek için elinden geleni yapmaya çalıştı.

Babamın taksi şoförüne verdiği bu anlamlı dersten sonra Kız Kulesi’nin giriş kapısına ulaştık. Yüzlerce araç sıradayken korumaların birlik rozetini göstermesiyle bütün yollar birer birer açıldı ve vip asansörünün önüne geldik. Onlarca arabanın sığabileceği dev asansörün kapısı, azametine yakışmayacak şekilde sessizce açıldı.

Ben de bu arada yüzlerce insan beklerken bizim böyle rahat geçip gitmemizi kafaya takmış yine evrensel eşitlikçi yanım depreşmeye başlamıştı. Yani aslında hepimiz eşittik. Bu benim şansımdır deyip kaymağını yemek ne güzel, ama içimde bir yer bana rahat vermiyor.

Gelecekte Boğaz Manzarası,

Sonra taksi, dev asansöre girdi ve boğaz manzarası ile birlikte iki bin beş yüzüncü kata doğru uçuşa geçtik. Birkaç dakika sonra, Kız Kulesi’nin tepesindeki muhteşem restoranın giriş kapısındaydık. Babam yaklaşan seçimlerin getirdiği rahmet ve samimiyet duyguları ile taksicinin omzuna elini koyarak, “ Kolay gelsin, oğluna başarılar,” dedi. Taksici de komik hareketleriyle gülümseyerek teşekkür etti.

Gelecekte Şehirler!
Gelecekte Şehirler!

Gelecekte İstanbul hala arabesk! Taksiden indik ve restoranın görkemli giriş kapısına doğru yürümeye başladık. Kapıya yaklaştığımızda korumalar önümüze geçerek bizi durdurdu.  Birisi bizimle kaldı diğeri de güvenlik incelemesi için restoranın içine girdi. Elindeki, üzerinde geniş bir ekran bulunan tabancaya benzeyen bir cihazı restoranın her tarafına tutuyor, ekrandaki sinyalleri takip ediyordu. Beş dakika sonra dışarı çıkarak, “Başkanım içerisi güvenli,” dedi ve kapıyı açarak babama yol gösterdi. Kapıdan girer girmez restoran işletmecisi önümüze atladı ve bin bir türlü nezaket kelimesi ve iltifatla masamızı gösterdi.

Ben de mağrur tavırlarla bir elim cebimde, omzum bir tarafa hafif yatmış komik mafya vari tavırlarla etrafımdaki güzel kızları kesiyordum.

Başkan ve oğlu!

Restoranın elit müşterileri başkanın içeri girdiğini fark etmiş, bin bir çeşit bakışla bizi izliyorlardı, kimi hayranlık, kimi kıskançlıkla… Bazıları da girdiğimiz hiç fark etmemiş gibi, yemek yiyerek, içkilerini yudumluyor ama mimikleriyle, ‘Başkansa başkan, bizden büyük mü, biz de global kapital sahipleriyiz,’ der gibiydiler. Gelecekte İstanbul şehir değişiyor ama insanlar değil!

Masaların arasında babamla birlikte salına salına yürüyüp, deli gibi sağa sola bakıp insanları incelemekteyken, birden boğazı izlemek istedim. Babam yanındakilerle sohbete dalmış, güncel konular hakkında bildik politik konuşmalarını yapıyordu. Beni çoktan unutmuştu bile. Ben de yanlarından ayrıldım. Çelik ve camdan oluşan dev pencerelere doğru yürümeye başladım.

Pencerelerin kenarına geldiğimde gördüğüm manzara benim gibi uçmayı ve yükseklere çıkmayı çok seven birini bile ürpertmişti. İstanbul boğazı bir nehir gibi iki kıta arasında süzülüyor, köprüler karıncaların minik suları geçmek için koyduğu minik minik çöpler gibi gözüküyordu. Boğaz ince mavi bir iplik gibiydi ama etrafında ne bir ağaç var ne de uçuşan kuşlar… Etraf beton, çelik ve cam o an içime doldu derin bir gam. Nerde eski İstanbul fotoğraflarındaki masmavi deniz, yem yeşil yedi tepe ve huzurlu ahşap kokan, ilmik ilmik nostalji işlenmiş evler. Modernleşmişiz kaldırım, kaldırım, demirleşerek, çelikleşerek, doğayı delik deşik ederek…

Gelecekte İstanbul…Heyecanlı bekleyiş,

Hem boğazın derin ve heyecan verici güzelliğiyle hem de unutulmuş ve kurutulmuş şeylerin endişesiyle birlikteydim. Derin düşünceler bulutuna oturmuş, iki bin beş yüzüncü katta dev pencerenin önündeydim. Cam öyle temizdi ki sanki önümde hiçbir şey yok da, elimi uzatsam bulutlara değecek gibiydim. Kara ve karamsar bulutlar böylesine zihnimi sarmışken, bıraksam mı dedim kendimi İstanbul’un en yüksek tepesi Kız Kulesi’nden aşağıya, şu şaşalı hayatın içinde yaşadığım yalnızlık, beni sıkan, yıkan, bıktıran her şey biter miydi? Sonra düşümdüm, 7 km’lik bir kuleden düşmek, uzun sürecekti. Ya tüm hayatım gözümün önünden geçerse.

Böyle dönülmez bir yola girmişken, ya aklıma güzel, yaşamaya değer şeyler gelirse, ya sevdiklerim düşerse aklıma.

Gelecekte İstabul Manzaraları!
Gelecekte İstabul Manzaraları!

Gökyüzünde direkten dönmek! Gelecekte İstanbul…

Az çok sevgilerim olmuştu ve kimsenin yaşayamadığı imkanlarım… Hem de sınırsız imkanlar. Bunların yanında o beynimi kemiren düşüncelerim, bir türlü kabullenemediğim insanların yaptığı insanlık dışı şeyler, kendimi hep sorumlu hissettiğim uçurumlar, aç, açık, ezilmiş, sömürülmüş insanlar, yiyip, içip, ezip doymayan; insanı bir demir gibi, bir et parçası gibi, koyun gibi sömürülecek ve güdülecek araçlar olarak görenler…

Sonra camın kenarında, bükülmüş duran bedenimi, bir söğüt ağacı gibi diktim tavana. Güneş kızlaşmış ufukta buluttan yatağına gömülüyordu. Göğsüm önde güneş doğacaksa hayat güzeldir, savaşmakta güzeldir eğer bir inancın varsa… Bunları düşünerek kendi kendime sessiz sessiz haykırıyordum. Evet yaşayacak ve savaşacaktım, hayatı anlamak için…

Kız Kulesi’nin iki yüz ellinci katında bir intihar teşebbüsü daha direkten dönmüş, kendi yarattığım kara bulutlar dağılıvermişti. Kendimi toparlayıp, neşeli melodilerle babamın yanına döndüm.

Gelecekte Istanbul mu, bu boş verin, çelik, beton, tobotlar, akıllı evler, uçan döşekler, yolsuz arabalar, gökyüzünde yaşam falan… Esas biz nereden geldik neredeyiz ve nereye gidiyoruz? 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir