Yazılarım

Babamla gelecekte ışınlanma macerası!

Işınlanma Macerası!

Gelecekte ışınlanma | Babamın arabasının etrafını bir koruma ordusu sarmıştı ve bir takım hazırlıklar yapıyorlardı. Beni görünce yol verdiler. Oysa babam bu akşam koruma ve makam aracı istememişti. Allah Allah! Bu akşamki planda bir değişiklik mi oldu acaba diye düşünmeye başladım. Arabaya bindim ve lanetler okuyarak babamı saatlerce beklemeye başladım. Aslında arabanın içinde zaman geçirmek için her türlü konfor vardı. Bende bu sıkıcı bekleyişi teknolojik uyuşturucularla geçiştirmeye çalışmalıydım. Hemen tavandaki düğmelere rasgele basmaya başladım.

İlk bastığım düğme ile tavandan pinomatik seslerle metalik bir kol indi ve ucundaki ekranda üç boyutlu ödemeli televizyon kanalları açıldı. Zihin sinyalleri ile uzaktan kumanda edilebilen bu cihazda kanalları dolaşmaya başladım. Tabii fırsattan istifade, aklım erotik kanallara kaymıştı ve birden karşıma altsız, üstsüz dans eden kadınlar gelmeye başladı.

Gelecekte ışınlanma macerası başlıyor!

Dışarıdaki korumalar da durumu fark etmiş, çaktırmadan arabanın içine bakıyorlardı. Ben de utanarak, arabaya camları karartıp kapıları kapatması komutunu verdim. Artık yalnızdım ve bir süre daha erotik kanallarda dolaştım. Kısa bir süre sonra, babamın ani bir baskın yapmasından korkarak kanalı kapattım. Fakat hâlâ arabaya gelen giden olmamıştı.

Bende cep telefonumu çıkartıp kurcalamaya başladım. Birkaç oyundan sonra, görüntülü arama modunu açarak okuldaki arkadaşlarımı taramaya başladım. O da ne! Dostum Ali’nin kız arkadaşı Gülay görüntülü arama modunu açık unutmuş. Görüntüler önce karma karışıktı, biraz saç sakal biraz çalı, çırpı birazda sarmaşıktı. Kamera birkaç çalkalanmadan sonra acı ama gerçek kareyi yakaladı. Gülay bizim okulun playboylarından biriyle ateşli anlar yaşamaktaydı, gördüğüm şeyler çığlık çığlığa sevişme sahneleriydi.

Işınlanma nasıl?
Işınlanma nasıl?

Bu sahneler karşısında gözlerimi kapatmış, kankamın aşık olduğu, sabahlara kadar içip bana güzelliğini ve masumluğunu anlattığı kızı düşünüyordum. Bir kez daha gerçek aşka olan inancımı kaybetmiş derin düşüncelere dalmıştım. Kendimi hemen toplayıp kadim dostum Ali’yi arayarak, Gülay’ı görüntülü moddan aramasını söyledim.

Bana nedenini sormasıyla, “Onu hemen ara ve sakin ol yarın buluşup seninle her şeyi konuşuruz, sakın yanlış bir şey yapma, ben senin dostunum herkesin başına gelebilecek bir şey bu, alkolden uzak dur!” dedim.

O da, “ Tamam dostum, bugün buna benzer bir rüya görmüştüm biliyor musun? Yani hissettim galiba, sen merak etme, ” deyip telefonu kapattı. Bu acı ama can sıkıntıma iyi gelen olayı yaşarken dakikalar akıp geçmişti ve birazdan gelir diye umarak babamı beklemeye devam ettim.

Gelecekte ışınlanma yaklaşıyor!

Sıkıntıdan tırnaklarımı yerken, babam kapıyı açtı ve hızlı bir şekilde yanıma oturdu. Bu süre içinde ben iyice dolmuştum, “Baba hani ışınlama kabini ile gidecektik, hani korumalar yoktu, bunu hep yapıyorsun, bıktım artık ertelenen planlarımızdan… Yeter artık! Şimdi de bir davete katılmam lazım diyeceksin bana değil mi ?” diye bağırdım.

Babam içli içli bana baktı ve çok ince bir ses tonu ile kendini affettirmek istermişçesine, “Fakat yavrum, güvenliğimiz için araba ve korumalar ile gitmemiz gerekiyor. İstanbul bu aralar çok karışık. İsyanları seyretmiyor musun sen?” diye sordu. Babam gibi birini ilk kez bu kadar yumuşak ve içten görsem de yumuşamaya hiç mi hiç niyetim yoktu. Çünkü yumuşarsam ipleri her zaman o eline alır. “Hiçbir şey umurumda değil baba, ben ışınlama kabinine girmek ve seninle beraber olmak istiyorum, hemen şimdi bu akşam!” diye bir kez daha bağırdım.

Sonra sırtımı dönüp telefonumdan üç boyutlu bir oyun açtım. Açtığım oyun pek oynamadığım ama sinirlerime iyi gelen boks maçıydı. Bu oyunda dünyanın en büyük boksörlerin hologramları karşınıza çıkıyor. Siz de bütün hıncınızla sanal görüntüye yumruk atıyorsunuz, vurduğunuz her darbeyle rakibinizin kaşının gözünün patladığını görüyorsunuz ve sizin yediğiniz yumruklar da enerjinizi tüketiyor. Ama ayarlarla biraz oynadınız mı dev gibi ünlü boksörleri on saniyede nakavt edip, stres atabilirsiniz. Ben deli gibi sanal bir görüntüye yumruk sallıyorken araba içindeki herkes bana şaşkın şaşkın bakıyordu.

Yolculuk başladı!

Babam beni anlamış gibi baktı ve bir süre düşündü. Sonra, ,“Peki oğlum, arabadan in,” dedi.

Çok mutlu olmuştum, heyecan içinde beraberce arabadan indik. Yanımıza iki koruma alıp, uzaklaştık. Korumalar bizi daha önce hiç görmediğim bir kapıdan içeri soktular. Daha sonra, iki üç kapı daha geçtik. Sürekli aşağıya iniyorduk. On dakika sonra karanlık ve geniş bir tünelin ağzına gelmiştik. Korumalar önde giderek fenerleri ile önümüzü görmemizi sağladılar. Birkaç dakika sonra tünelin sonu gözükmüştü. Babam tünelin sonundaki kapıya yaklaştı, parmak izini okuttu ve kapı açıldı.

Kapının açılmasıyla, hızlıca daha dar ve karanlık başka bir tünelin içine girdik. İçeri girer girmez,  tavandaki lambalar ardı ardına yanmaya başladı. Kendimi gece inişe geçmiş bir uçağın pilotu gibi hissettim. Her yer karanlık sadece iniş pisti çizgi çizgi ışıldıyordu sanki. Önümüzde, sıralı lambalar ve duvarlarda birbirine girmiş borulardan oluşan uzun bir yol açılmıştı. Hızlıca yürümeye başladık, birkaç yüz metreden sonra, tünel metro istasyonuna benzeyen devasa bir boşluğa açıldı. Eski kömürlü trenlere benzeyen parlak metalik renkte bir araç raylar üzerinde bizi bekliyordu. Dünya’nın dibine doğru gidiyormuş hissi veren raylar, derin karanlığa doğru uzanıyordu.

Babamla birlikte aracın içindeki metal koltuklara oturduk, korumalar hızlıca arkamıza geçti. Gün ışığını görmemizin yaklaşık yirmi dakika alacağını söylediler. Yalnız olmadığımız için babamla rahat rahat konuşamıyor, sıkıntı içinde sürekli saate bakıyordum. Bir iki dakika sonra,   aklıma sıkıntılı anlarımda kafamı dağıtıp güzel vakit geçirmeme yarayan kol bandımı açmak geldi. Kolumdaki siyah banda dokunduğum gibi üç boyutlu internet giriş sayfası açılıverdi, ben de en sevdiğim siteleri dolaşmaya başladım. Babam da bir gözü ile beni izliyordu.

Dijital gevezelik!

Birkaç siteyi dolaştıktan sonra google universe denen bütün güneş sisteminin her bir noktasına gidip zumlayarak en küçük ayrıntıyı bile görebildiğiniz, internet sitesini açtım. Bir o gezegen bir bu gezegen biraz da bizim gezegen evrende zevkle turlamaya başladım. Babama dönerek, “ Bu siteyi gördün mü, evrenin her noktasına gidebiliyorsun, keşke evlerin içini de göre bilseydik, ne kadar eğlenceli olurdu,” dedim.

Bana dönerek alaycı bir tavırla baktı ve “İstediğin o olsun oğlum,” dedi. Hologram görüntüye dokunarak birkaç sayfayı açtı ve birkaç şifre giriverdi. Daha sonra bana dönerek,“ Tekrar dene bakalım,” dedi. Ben de programda Dünya’yı odaklayarak evlere doğru yaklaştırmaya başladım. O da ne! Evlerin içindeydim, yatan, kalkan, gezen, yiyen, içen herkesi her şeyi görebiliyordum. Sıkıcı bekleyiş bir anda eğlenceli hale gelmişti. Ev ev dolaşmaya başladım.

Kavga eden eşler, oynayan çocuklar, soygun yapan hırsızlar, yemek yapanlar, oturup düşünenler, bodrumlarda üşüyenler, çıplak gezenler, en mahrem anlar, sevişenler, dövüşenler hepsi parmağımın ucundaydı.

Ben mahrem odalara biraz fazla dalmaya başlayınca babam öksürerek biraz sert bir ses tonuyla, “ Oğlum tamam, hadi hazırlan çıkışa yaklaşıyoruz,” dedi. En sonunda tünelin ucunda ışık göründü. Bu heyecanlı ve zevkli küçük yolculuk bitmek üzereydi.

Merkez kulelerinin birkaç sokak gerisinde, ana caddenin arka sokaklarından birine çıkmıştık ve yürümeye başladık. Işınlama kabinlerinin buradan on dakikalık mesafede olduğunu söyledi korumalar. Hepsi oldukça tedirgindi; sürekli sağa sola bakıyorlar, ellerini bir an olsun silahlarından ayırmıyorlardı. Ama içinde bulunduğumuz gergin anlar beni hiç endişelendirmedi. Ara sokaklardan geçerken babamla olmanın tadını çıkarıyordum. Yolculuğun büyük bir kısmını güvenli olan yer altında geçirmiştik ve mutlu sona dakikalar kalmıştı.

Gelecekte ki İstanbul’u bırakın! Yarın ki İstanbul’u bile göremiyoruz! Çünkü şehirler arası Seyahat yasağı var! 2021.

Koruma kalkanı!

Dev gökdelenlerin yanından hızlıca geçiyorduk, gökyüzü gözükmüyordu. Binlerce, her türden insan zencisi, doğulusu, sarışını, kumralı, esmeri… Sanki bir insan denizindeydik, dalgaları yara yara ilerlemeye çalıştık. Ayaklar ayaklara, suratlar suratlara karışıyordu. Çok şükür ki, babamı fark eden olmadı. Kötü niyetli biri bizi görse bile korumalar sayesinde zarar veremezdi. Korumaları geçseler bile magnetik çelik tozu kalkanı bizi korur diye ümit ediyorum.

Bu kalkan; babamın ar-ge gurubunun yeni keşfettiği bir korunma yöntemi. Cep telefonu büyüklüğünde olan bu alet düğmesine basıldığında haznesinde bulundurduğu yüksek alaşımlı, yüksek mukavemetli çok ince çelik tozunu bir anda etrafa püskürtüyor ve sağladığı magnetik alan tozun küre şeklinde etrafınızı sarmasını sağlıyor. Yarattığı anlık çok yüksek ark enerjisi ile etrafı saran tozu saniyeler içinde kaynaştırıyor ve çok yüksek dayanımlı çelik esaslı bir zırh tarafından sarılıyorsunuz. Söylediklerine göre bu zırh belli bir süre zırh delici mermilere, füzelere hatta lazer ışınlarına bile dayanabiliyormuş.

En sonunda, ışınlama kabinlerine varmak üzereydik ve heyecandan kıpır kıpır yerimde duramıyordum. Bir seferde yalnızca iki kişi ışınlanabildiğinden, korumalar dışarıda bekledi. Kabinin parlak metalik kapısını açtık ve babamla birlikte içeriye girdik. Babamın ikinci denemesi olmasına rağmen en az benim kadar heyecanlıydı.

Gelecekte ışınlanma kabini!

Işınlanma Gelecek!
Işınlanma Gelecek!

Önce kabinin içine babam girdi, gayet rahat ve dinç tavırlarla heyecanını saklamak ister gibiydi. Ben ise heyecandan zor nefes alıyordum. Bir şeyleri ilk kez yaşamak, korku, merak, endişe, telaş hepsi bir aradaydı.

Hani çocukken bir inşaatın üçüncü katından, kum birikintisine atlamak istersiniz, ayağınızın birini uzatıp atlamadan o boşluğu, birkaç saniyelik o derinliği hissedersiniz… Onun gibi tatlı bir heyecan.

Bu hislerle kabinin içine girdim. İçerisi buz gibiydi ve yeni alınmış araba gibi kokuyordu. Şöyle bir etrafa baktım her yer bembeyaz metalik bir malzeme ile kaplanmıştı ve diken diken binlerce sivri çubuk tavandan sarkıyordu. Zaman zaman aralarında minik şimşekleri andıran elektrik sıçramaları oluşuyor ve gözlerimi kamaştırıyordu. Ardından dijital bir ses, “ 2012 – T – 85R elektro ark yörünge spektrumlu ışınlanma kabinine hoş geldiniz! Şimdi arkanızdaki masalara uzanın, kollarınız ve ayaklarınız vücut tarama bantları ile sarılacaktır. Sağlık kontrolünden sonra merkezdeki dairenin ortasına geçip kartınızla şifrenizi girdikten ve kimlik tanımlamasını geçtikten sonra lütfen hareket etmeden ışınlanmayı bekleyin. İyi yolculuklar!” dedi. Ruhsuzca konuşan bu robotik ses beni daha da heyecanlandırmıştı.

Masalara uzandık, etrafımızı saran halkalardan yayılan beyaz ışık, üzerimizden geçti ve sağlık taraması sona erdi. Daha sonra ışınlanmamız için sağlıksal bir engel olmadığını belirten sinyal verildi ve uzandığımız masalardan aynı anda kalktık.

Babam kartını yerleştirdi, şifresini girdi ve kabininin neresinden çıktığını anlayamadığım bir robot kolu babamın yüzüne doğru hızlıca ilerleyerek, gözlerine odaklandı. Robot kolunun ucundaki çelik kafesli, cam küre dev bir göze benziyordu. Bu tepegöz robot, bakışlarını size dikiyor ve merkezinden çıkan bir ışın ile retinanızı tarıyor. Babamdan sonra aynı işlemler bana da uygulandı.  Sistemin kimliğimizi onaylamasından sonra ışınlanma için hiçbir engel kalmamıştı.

Tepegöz ile yaşadığım ürpertici sahne heyecanımı daha da arttırmış, elim ayağım titrer olmuştu. Babamla el ele tutuşup kabinin merkezindeki üçgenin ortasına geldik. İkimizde aynı refleksi göstererek, gözlerimizi,  sarkıtların olduğu tepe kısma dikmiştik, sanki orada bir şeyler kaynıyordu.

Kabinin tavanı cazır cuzur yanmaya başladı, sanki boğazın kenarında Dünya Birliği’nin kuruluş yıl dönümlerinde gerçekleştirilen, o göz kamaştırıcı havaiyi fişek gösterilerinden birini izliyorduk. Önce minik minik başlayan elektrik arkları, birleşip öyle güçlenmişti ki her çakışta deprem oluyor gibi her yanımız sallanıp savruluyordu.

Ark ışıkları!

Kabinin içi yavaş yavaş kırmızıya döndü ve tabandan başlayarak beyaz bir duman her yanımızı sardı, hiçbir şey göremiyorduk, sanki beyaz bir karanlığa dalmıştık. Kısa bir süre sonra beyaz duman biraz seyreldi, ışıl ışıl yanan elektrik arklarını tekrar görebiliyorduk. Aniden her şey durdu, yanıp sönmeler, ark sesleri bitti ve bir anda etrafımızı bir ışın küresi sarıverdi. Dayanılmaz derecede yüksek bir patlama sesi ile ışınlanma maceramız başlamıştı.

Patlama sesiyle birlikte gözümün önünde bir şimşek çaktı ve her taraf bembeyazdı. Sonra derin bir karanlık, uzayın derinliklerinde bir girdabın merkezine doğru çekiliyor gibiydim. Yarı uyku hâlindeydim, gerçekle hayal arasında, sanki boyutlar arası bir çizgide, yoksa bu ölüm müydü? Korkulmaz ki ölümden, korkulmaz ki cevapsız soruların cevabından!

Bir anda bütün vücudum boşaldı, hiçbir yerimi hissedemez oldum. Sonra da öylesine bir yoğunluk ki kendimi dünya kadar ağır hissediyordum ve evrenin sonsuzluk kuyusunda ışık hızıyla düşmenin hafifliğiydi yaşadığım. Hücrelerim, atomlarım teker teker ayrılıyor, şeffaf bir zardan ışık hızı ile geçip karşıda bir yerde tekrar buluşuyorlardı.  Müthiş bir duygu!  Tüy gibi hafifsiniz, biraz korku, biraz heyecan, biraz zevk, tutku, merhamet, acı, ihtiras, intikam, öfke hepsi bir aradaydı.

Işınlanma esnasında yarı uyku hâlinde olduğunuz için tuhaf rüyalar görebiliyorsunuz, bilinçaltına yerleştirdiğiniz bir konu garip şekillerde karşınıza çıkabiliyor. Işınlanırken madde boyutu ile enerji boyutu arasında olduğunuzdan, duygu, sevgi, aşk, kin, nefret, öfke gibi ruh hallerinde de dalgalanmalar meydana geliyor ve çelişkili kabus, rüya karışımı sahneler çıkıyor karşınıza.

Işınlanma Rüyası,

Kendimi teknolojinin kollarına bırakmış, ışıl ışıl ışınlanırken, bilinçaltıma yerleştirdiğim hayattan, ölümden ve bilemediğim boyutlardan gelen şeylerin harmanlandığı tuhaf bir rüyaya dalmıştım. Rüyamda bir apartman dairesinde uyumakla uyanmak arasında, yatakta dönüp duran otuz yaşlarında, yakışıklı, atletik görünümlü biri hâlindeydim. Ve şöyle devam etti;

Saat sabahın 07:00’si çalar saat kulaklarımı tırmalamakta, birkaç sen kapat o çalsın, sen kapat o çalsın döngüsünden sonra göz kapaklarım gıcırdayarak açılıyor. Yarı uyuşmuş beynim, uyku narkozundan çıkmakta ve birkaç dakika sonra gerçek hayata, stres, karmaşa ve kaosa doğru kapılarımı açıyorum. Korna sesleri ve yukarıdaki dairede kırılan bardağın sesi beynimi tokatlayarak, kalan son uyku kırıntılarını da üzerimden alıyor. Pelteleşmiş kaslarımı zorlayarak yatakta doğruluyorum.

En sonunda yatağın kenarına kadar ulaşıp, ayaklarımı yere uzatıp, terliklerimi giydim. Gece yatağa girmeden önce yorgunluktan karam bole yere savurduğum gömleğimi uzanıp kaldırdım. Gömleği kaldırır kaldırmaz, altında duran daire şeklinde bir karartı fark ettim. İlk başta anlam veremedim. Gözlerimi ovuşturup tekrar baktığımda karartı hareket ediyordu, bir şeyler kaynıyordu. Daha dikkatli baktığımda, binlerce karıncanın yarım metre çapında bir daire oluşturup, kaynaştığını fark ettim. Şoka girmiştim. Binlerce karıncanın benim odamda böyle kusursuz bir daire oluşturmuş şekilde ne işi vardı?

Kendimi tokatladım çimdikledim ama nafile gördüğüm gerçekti. Kara dairedeki karıncalar hiç durmayan hareket ediyorlardı. Fakat daire yerinden bir milimetre bile oynamıyordu. “Ne kadar kusursuz ilahi bir düzen bu!” diye kendi kendime düşündüm.

Her ne kadar karınca dostu olsam da beni bu kadar sevip de böyle kalabalık ziyaret edecekleri hiç aklıma gelmemişti. Onları gerçekten çok severdim, nereye gitsem nerde olsam bir tarafımda bir karınca mutlaka dolaşır. Onlarla konuşur, hiç durmadan sağa sola kaçışlarını seyrederdim.  Bunlara rağmen bu kadar karıncanın benim odamda olması ve bu kusursuz geometrileri beni ürpertmişti.

Karıncalar öyle hızlı hareket ediyorlardı ki karartı sanki kaynayıp kabarıp taşacakmış hissi veriyordu. Karınca kümesini bir süpürgeyle odadan uzaklaştırmayı düşündüm.

Karıncalarla ışınlanma!

Fakat zarar görebilirlerdi. Bu yüzden kendi hâllerine bıraktım. Akşama kadar evden uzaklaşırlar diye düşünmüştüm. Gece saat 22.30 gibi eve döndüm.

Stres, sıkıntı ve karmaşadan bunalmış, omuzlarım çökmüş, yavaş adımlarla yatak odama girdim. Yatağın kenarına oturdum ve göz ucu ile gömleğimi kaldırdığım yere baktım. Kara daire aynı bıraktığım yerde duruyordu.

Bu olayı anlamak için anlamsız sorular sormaktansa oturup onları izlemeye başladım. Tam dalmışken, birden birkaç karınca gurubu daireden ayrılmaya başladı. Bir ip şeklinde arka arkaya dizilip, daireden ayrılıyorlardı. Sanki siyah bir yumak sökülüyordu ve önümde uzun ve ince bir yol oluştu karıncadan. Bende kalkıp bu yolu izlemeye başladım. Bakalım beni nereye götürecekler?

Karıncalar hızla salonu geçip, mutfağa girdiler ben de arkalarından yürüyordum. Mutfağı da hızlıca geçerek, açık olan kapısından balkona geçtiler. Biraz yavaşlayarak balkonun duvarına tırmanmaya başladılar.

En öndeki karınca balkonun kenarına gelince durdu. 5-10 saniye sonra kendini boşluğa bırakı verdi ve diğerleri de sırayla onu takip etmeye başladılar. Beynim durmuştu, karıncalar sırayla intihar ediyorlardı. Bu olanlar gerçek miydi, yoksa ölüm mü yalandı, yoksa ölüm hayat mıydı? Bende attım kendimi karınca dostlarımın ardından, sonsuzluğa,  sonsuz olmaya…

Karıncaların ardından salı vermiştim kendimi, gecenin karanlık kuyusuna. Düşüyordum da düşüyordum, düşüyordum da düşüyordum. Fakat içimde ne ölüm ne de canımın yanacağı korkusu vardı. En sonunda, bu karanlık, bu meraklandıran, bu pervasız, bu anlamsız düşüş önce bir nokta, sonrada karanlığı delip geçen bir ışık patlamasıyla son buldu. Belimi ve karnımı saran korkunç bir sancıyla beyaz ışığın merkezine doğru vakumlanmaktaydım. Işık, güneşten daha parlak olmasına rağmen gözümü kırpmadan ona bakabiliyordum.

Işınlanan Karıncalar!

Sanki ışık hızıyla ilerliyordum. Görüntüler dalgalanıyor, hisler azalıyor, boyutlar değişiyordu. Hiçbir endişe, korku, acı hissetmeden, hatta biraz da mutlu bıraktım kendimi ışığın girdabına doğru… Merkeze geldiğimde, bütün hücrelerimin ayrılmaya başladı. Hücrelerim kum taneleri gibi dağılıp şeffaf bir zardan geçerek karşı tarafta birleşiyorlardı. Ben de sanki bedenimden ayrılmış, olanları dışarıdan seyrediyordum.

Gelecekte ışınlanma yaşanırken sonrasında bedenime, tekrar geri döndüm. Zarın diğer tarafında, kendimi bir uçurumun kenarında bulmuştum ve arkamda dağ gibi bir duvar vardı. Uçurumdan aşağıya baktığımda gördüğüm sadece karanlıktı. Arkamda duvar, önümde uçurum, yarım metrelik bir bölge de hareket edebiliyordum. Korku ve sıkıntı içinde bir ileri, bir geri giderek beklemeye başladım. Birkaç dakika sonra aniden ayağımın altındaki taşlar birer birer aşağıya yuvarlanmaya başladı. Duvara yapıştım ve korku içinde, titreyerek bu kabusun bitmesi için dualar etmeye başladım. En sonunda uçurumun kenarında ayakkabılarımın yarısı kadar bir bölge kalmış, orada tutunmaya çalışıyordum.

Topuklarımla son kalan taş parçalarına basmaya çalışıp, arkamdaki duvarı tırnaklarımla kazırken, gözlerimi kapadım ve karanlık kuyuya doğru olan uçuşumu beklemeye başladım. Kan ter içinde gözlerimi açtığımda uçurumun karşısında duran kırmızı renkte dev bir karınca gördüm. Kırmızı dev karınca uçurumun kenarına yaklaşıp, antenlerini bana doğru uzattı. Antenleri ile belimi sarıp bir çırpıda beni, karşı tarafa çekti.

Arasından güneşin ışınlarının sızdığı, dev meşe ağaçlarının altında uzanan yemyeşil çimden halıya bırakı verdi. Kırmızı karınca, bana birkaç saniye dev gözleri ile baktı ve çok hızlı adımlarla gözden kayboldu. Beni bıraktığı yer o kadar güzel, ahenkli ve huzurluydu ki… Sonu gözükmeyen ağaçlar, hemen diplerinde yetişmiş bin bir çeşit rengarenk çiçekler, ferahlatıcı mis gibi bir koku ve yemyeşil çimlerle büyüleyici bir manzaraydı.

Rüya içinde rüya!

Ben de yürümeye başladım meşe ormanın içine doğru…“Yalan mıydı, tuhaf mıydı, rüya mıydı?” diye diye.

Birden gözlerim acı içinde açıldı kafa dikleme yere doğru bakıyordum bu gelecekte ışınlanma ne garipmiş yahu! Ağzım burnum kan içindeydi. Belimde ve karnımda korkunç ağrılarla, bizim evin yanındaki meşe ağacının dallarında asılı kalmıştım. Yaklaşan ambulansın sesini duyuyordum ve “Oğlum sen ne yaptın?” diye bağıran annemin sesi. Ağzımdan damlayan kanlar yerdeki meşe yapraklarının üzerine düşüyordu ve kana bulanmış kırmızı karıncalar etrafında dolaşıyordu.

Rüya içindeki bu tuhaf rüya hâlinden uyanır uyanmaz, gözlerimin önünde çakan yıldırım gibi bir enerji sıçramasından sonra, ışıl ışıl yanan her şey kaybolmaya, kararmaya başladı. Saçımın telinden tırnaklarıma kadar bütün vücudumun vantuzlanırcasına bir yere çekildiğini hissettim. Çekim gücü arttıkça arttı. Kolum, bacağım uzamaya başlamış, sanki vücudum dalgalanıyordu. Bir üşüme, bir yanma nöbetleri geçirerek uzamaya devam ettim, bir ip, bir tel, bir saç kılı kadar incelmiştim.

Gelecekte ışınlanma yaşarken, kendimi milyarlarca boncuktan oluşmuş bir tespih ipi gibi hissediyordum, tüm hücrelerim tane tane yan yana dizilmişti. Önümdeki sonsuz tünelde ışık hızına doğru ivmelenmekteydim.

Gelecekte ışınlanma için Işık hızına geçtiğimde, hissiz, düşüncesiz, sonsuz bir boşluk içinde, duygularım alınmış sadece atom ve moleküllerden ibarettim. Saniyenin binde birinde gerçekleşen bu olay benim için başka bir dünyada bir ömür geçirmek kadar uzun sürmüştü.

En sonunda ışınlandığımız kabin buğulu bir görüntüyle, gözlerimin önüne gelip gitmeye başlamıştı. Bu olayın ışınlamanın sonuna geldiğimizi gösterdiğini daha önce duymuştum.

En sonunda gözlerimi açabildim ve en sonunda ışınlama bitmişti. Etrafımdaki sis perdesi yavaş yavaş kayboluyor, ışınlandığımız kulübenin parlak metalik gövdesi yeni bir dünyanın kubbesi gibi sarıyordu her yanı. Ellerimi, ayaklarımı ve gövdemi görebiliyor, hatta dokunduğumu hissedebiliyordum. Çok şükür tek parça hâlinde yolculuk sona ermişti.

Gelecekte ışınlanma, Işınlanmadan çıkış!

Yavaş yavaş hareket etmeye başlamıştım ve kafamı şaşkın bir şekilde sağa sola çevirerek etrafı inceliyordum. Biraz sonra babamda önce hayal meyal bir görüntü dalgası olarak, sonra canlı kanlı yanımda beliriverdi. O da şaşkın bir şekilde kendine gelmeye ve olanı biteni anlamaya çalışıyordu.

Kız Kulesi’nin karşısındaki diğer ışınlanma kulübesine ulaşmış kendimize gelmeye çalışıyorduk. Babam ağır adımlarla yürüyerek şifresini kapının yanındaki ekrana girdi ve retinasını okuttu. Birkaç onaylamadan sonra dijital ses son uyarıları yapıyordu.

“Sayın yolcular, atmosfere çıkmadan önce vücut ısınız düzenlenecek ve genel sağlık taraması yapılacaktır. Lütfen! kabin merkezindeki halkanın ortasına geçin,” Dijital komutlara uyarak halkanın merkezine geçip biraz bekledik. Üzerimizden vücut ısımızı düzenleyen beyaz bir duman geçti ve lazer ışınları bedenimizin her tarafında dolaşarak tarama yaptılar. Ve gelecekte ışınlanma kulübesinin kapısı dünyaya yeniden gelişimizi müjdelermiş gibi dumanları yara yara açılıyordu.

Gelecekte Işınlanma!
Gelecekte Işınlanma!

 

Ve en sonunda dışarıdaydık gelecekte ışınlanma bitmişti. Kendimi allak bullak hissediyordum, başım dönüyor ve gözlerim kararıyordu. İlk başlarda, her nefes aldığımda yüzlerce sigara içmişim gibi ciğerlerim yanıyordu. Işınlanma sonrasında vücudun atmosfer şartlarına birden uyum sağlayamadığını, oksijenin ciğerleri yaktığını duymuştum. Yeni doğmuş bir bebek gibi çığlık çığlığa bir merakla her şeyi ilk kez yapıyor gibiydim. Bir iki dakika sonra ciğerlerim oksijene alıştı ve rahatça nefes almaya başladım.

Işınlanma karmaşası!

Biraz kendime geldikten sonra üzerimi düzeltmeye başladım. Benim gömleğim boynuma sarılmış pantolonum yarıya kadar inmiş, babamınsa kravatı ters dönmüş, saçı başı birbirine girmişti. Fakat kabin içerisinde iken bu berduşluğu hiç fark etmemiştik. Herhalde hala baygın haldeydik. Üzerimde hiçbir şey yoktu sadece vücudumu görüyor ve hissediyordum, yani çıplaktım ama giyinmem gerektiğinin bile farkında değildim. Birden çok utandım. Neyse ki bu sanal bir hipnoz hâliydi, ışınlanmanın bir yan etkisi herhalde diye düşündüm işte gelecekte ışınlanma böyle bir şey!

Babam kudurmuş bir şekilde, “Yahu şu sistemi bir türlü rayına oturtamadılar, yine darmaduman olduk,” diye bağırıp çağırıyordu. Bu palyaçoluktan kurtulduktan sonra etrafa bir baktım. Harika bir hava, tertemiz, güneşli ve ılık… Boğaz ferah ve alabildiğine maviydi. Karşıdaki bir tarafı yemyeşil diğer tarafı rengarenk laleli tepe, gemilerin bağırtısı, martıların çığlıkları ve içime çektiğim havanın tazeliği… Burası her zaman olduğu gibi yine büyülemişti beni. Kız Kulesi, arkasındaki dev beton dağların eteğinde, öyle minik öyle sevimli, nostaljik ve huzur dolu duruyordu ki.

İki üç dakika sonra bir tıslama ile birlikte kabinin kapısı duman dumana tekrar açıldı. Korumalar aksıra tıksıra çıktı içinden; üstleri başları birbirine karışmış, kendilerini toparlamaya çalışırken çok komik gözüküyorlardı. Birinin donu kafasına birinin ayakkabıları ise ellerine giydirilmişti. Allah’tan kafa, göz, beden doğru yerlerdeydi. Bu berduş hâllerini görünce göbeğimi tutup, kahkahalarla gülmeye başladım. Onlar da başkanın oğlu demeyiz, seni delik deşik ederiz der gibi bana bakıyorlardı. O bıçak gibi ruhsuz bakışları görünce hemen sustum. Aslında biraz önce biz de aynı haldeydik…

Bazen düşünüyorum! Ölüm de bir ışınlanma mı acaba? Hani öyleyse, inşallah ışınlanma istasyonumuz, Cennet Gezegeni’ne çıksın!

semihbulgur.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Reklam Engelleyici Algılandı

Merhaba. Sitemiz yoğun bir emeğin ürünüdür! Sitede dolaşmak için lütfen Reklam Engelleyicinizi Kapatın.