Yazılarım

Gelecekte bir gün!

Gelecek hikayeleri

Gelecekte bir gün | Parlak metalik çerçevede, büyük harflerle yazılmış bu söz dikkatimi çekmiş fakat ne dediğini anlayamamıştım. Matematikten, tarihten, felsefeden ve siyasetten nefret eden Dünya Birliği Lisesi’nin zoraki öğrencisi için pek anlamlı da değildi.

“Hayat kurtların savaşıdır, koyunlar uyurken ve ben gezegen milliyetçisiyim.

Tek düşmanım uzaydan gelenlerdir.”

Abraham Perry

Gelecekte bir gün!

O gün benim gibi sanatçı ruhlu olan biri için son derece sıkıcı olan matematik dersinden çıkmış, avare avare dolaşmaktaydım. Başım önümde, yorgun, durgun ve solgun yürürken, yokuşun tepesinde babamın ofisinin bulunduğu, burgulu bir mimariye sahip olan merkez kuleleri yükselmeye başladı.

Çarpıcı bir mimari, kulelerin tepesine baktığınızda bedeninizin de kulelerle birlikte burkulduğunu hissedersiniz. Çoğu zaman kulelerin; bulutları delen devasa matkap uçları olduğunu hayal ederdim. Ve oradan farklı boyutlara açılırlardı.

Babamın ofisine uğrayıp harçlığımı koparacak ve biraz da eğlenecektim. Fakat duvarda asılı o söz fena halde kafama takılmış, her şeyi bir anda unutturuvermişti. Hemen sormak istedim anlamını, fakat o kadar yoğundu ki… Bir süre erteledim. Telefon görüşmelerine dalmış, geldiğimi bile görmemişti. O sıralar Dünya Birliği 7. Bölge Başkanlığı denen yeni bir göreve atanmış ve çok yoğun bir tempoda çalışmaktaydı.

Bir süre sonra babamın telefon görüşmeleri bitti. Eli çenesinde dalgın dalgın düşünürken beni fark etti. “Ooo, Melih Bey, hoş geldiniz,” dedi. Bu sempatik yaklaşımına rağmen gergin şekilde, “Hoş bulduk baba,” dedim.

Gelecekte bir gün ve babayı anlamak!

Babam sert görünüşlü, tok sesli, yapılı, insanın içine işleyen kartal bakışlara sahip, yakışıklı ve hayli karizmatik bir adamdır. Onun karşısında rahat olmak pek kolay olmuyor. Sanırım bu özelliklerinden dolayı bu yüksek makama getirildi. Çünkü liderlerin etkileyici, hoş görünüşlü ve karizmatik insanlar olması gerektiğine inanılır.

Ben onu hep Atatürk’e benzetirim. Birkaç kez Dünya Birliği hazırlık sınıflarında resimlerini göstermişlerdi. Birleşmeden birkaç yüzyıl önce yaşamış büyük bir lidermiş. 7. Bölge’nin merkezinde bulunan Türkiye çok eski yıllarda, vahşi emperyalist ve sömürgeci olan dünyanın en büyük güçleri tarafından dört yandan istilaya uğramış. Bu büyük lider, her türlü yoksulluğa ve cehalete rağmen yıkılmış bir toplumu ayağa kaldırıp, unutulmaz bir zafer kazandırmış.

Ya istiklal ya ölüm!

Onun, “Ya istiklal ya ölüm!” sözleriyle başlattığı Kurtuluş Savaşı hala dillerdedir. Babamın da bazı konuşmalarında Tek Dünya’nın kuruluş sürecini Türk’lerin verdiği bu zorlu savaşa benzettiğini hatırlarım. Bazen de inanılmaz özveri ve kahramanlıkların gösterildiği Çanakkale Savaşı’ndan kahramanlık hikâyelerini anlatırdı. Bu arada tam aklıma takılan konuyu soracaktım ki babam klasik sorusunu yöneltti: “Okul nasıl gidiyor Melih?”

Ressam olmak istememe rağmen babamın zorlamasıyla fen bölümüne yazılmıştım. Bunun burukluğuyla, “İyi, baba,” dedim.

gelecekten haber
Gelecekten haber!

Babamla bu konu hakkında sürekli tartışırız. Babama hep matematik, fizik, kimya gibi duygudan uzak maddesel şeylerle uğraşmak istemediğimi, kendimi sanatın ferahlığında ve duygusallığımda bulduğumu, ömür boyu da sanatla uğraşmak istediğimi söylerim.

O da her seferinde bana Leonordo da Vinci örneğini vererek şöyle der: “Peki Melih, ilim ve sanatı birleştirmeyi neden düşünmüyorsun? Rönesans döneminde yaşamış bin yılın en büyük ilim ve sanat adamı olan Leonardo da Vinci’yi duymadın mı? Hem dünyanın en büyük tablolarını bırakmış, hem de günümüzde bile konuşulan mühendislik çalışmalarına imza atmış. Sen de ikisini birleştirip kalıcı, unutulmaz eserler bırakabilirsin. Sende bu potansiyel var. Sadece sanatla uğraşırsan beyninin ancak binde birini kullanmış olursun, kalan kısım da sadece yer işgal eder.”

Sanata sitem,

Babamın bu sözleri beni hep etkiler, ama bilimle sanatın birleşebileceğine asla inanmadım ve gökle yer gibi uzak olduklarını düşünüyorum. Babam Leonardo da Vinci konusunda haklıydı. Benim de hayran olduğum büyük bir ustaydı o.

Fakat birçok şeye odaklanıp sanata yeterince vakit ayıramadığı, hiçbir tablosunu tamamen bitiremediği için gözü açık gitmemiş miydi? Son sözleri, “Resme yeterince zaman ayırmadığım için Tanrı beni affetmeyecek,” değil miydi?

Sanatçı kıskançlığı,

Ayrıca, Leonardo da Vinci hakkında sürekli anlatılan, tablolarında Altın Oran’ı kullandığı ve çeşitli matematiksel, fiziksel ve optik kurallardan yaralandığı konusu bana hep hikâye gibi gelmiştir. Biraz kıskançlık, biraz da böbürlenmeyle yaptıklarının abartıldığını, onu bizim dehalaştırdığımızı düşünürüm.

Yine de hakkını yiyemem. Yarım bıraktığı tablolar bile birer şaheserdir. Ne yapsın adam? Ekmek parası için teknik adamlık da yapmış. Sadece resimle geçinmek kolay mı? Şimdilerdeyse modern sanatçılar kimsenin anlamadığı, estetikten yoksun, robotik, tel, kablo, devre, demir, çelik, cam, seramik karışımı ucube yaratıklara benzeyen eserlerle güzel paralar kazanabiliyor.

Gelecekte bir gün, X-Ray ile dikizleme!

Babamla anlaşamadığımız başka bir konuda sürekli birileriyle kavga etmemdir. Ne yapayım haksızlığa ve şımarıklığa asla tahammül edemiyorum. Geçenlerde bizim sınıfın afacan, iri yarı ve biraz da sapık çocuklarından biri olan Ali, babasının Dünya Birliği Araştırma Merkezi’nde geliştirdiği ve sadece Birlik Muhafızları’nın kullandığı X-ray gözetleme cihazını kaçırmış. Bu cihazla hemen önümüzde oturan pırasa saçlı kızın bütün vücudunu sınıfa izletmişti.

Bu cihaz kameraya benziyor. Seçtiğiniz kişinin üzerine odakladığınızda, düşük enerjili X-ray ışınlarıyla o kişiyi anadan doğma çırılçıplak gösteriyor. Birlik Muhafızları bu cihazı kalabalık toplantılarda, suikast için giysilere gizlenmiş silahları bulmak için kullanıyorlar.

Zavallı kız utançtan ve ağlama krizlerinden haftalarca çıkamadı ve uzun zaman okula gelmedi. Birkaç kez intihar girişiminde bulunduğunu, son anda kurtarıldığını duydum. Bir süre de psikolojik tedavi görmüş. Neyse ki aylarca süren tedavilerden sonra şimdilerde kendini biraz toparlayabilmiş.

Kızın hâline üzüleceğine daha da azgınlaşan ve eyleminden sadistçe bir zevk alan Ali, eşek şakalarına devam etti ve birkaç kızın daha canını yaktı.

Kahraman Düş Mühendisi ve Gelecekte bir gün!

İyilerin dostu, kötülerin düşmanı olan ben, yani 2085’in Düş Mühendisi, onu birkaç kez uyardım. Umursamaz tavırlarına devam edince fena hâlde kapıştık. Kapışma sonunda onun yüzü tanınmaz hâle gelmiş, ben az hasarla kurtarmıştım. Bu kavgadan sonra  Ali’yi başka bir sınıfa aldılar ve bir daha yüzünü görmedim. Sanatçı ve duygusal yönümün yanında konu mazlumların intikamı oldumu acıma hissimi kaybedyorum. Sanırım bana bunun için iyi kalpli seri katil diyorlar.

Bu olayın babama aktarılmasından sonra minik bir fırça yedim. Ali’yle ailesi ise Ay’da yeni kurulan, çeşitli araştırmalar için yirmi otuz kişinin suni bir ortamda yaşadığı, küçük bir Ay kasabasına sürüldü. Tabii bu sürgün kararında Ali’nin babasının geçen başkanlık seçimlerinde babama rakip olması da etkiliydi. Artık Ali’nin dikizleyebileceği sadece göktaşları ve belki de uzaylılar olacak…

Geçmişten geleceğe,

Geçmişe böyle bir git gel yaptıktan sonra konuya girdim. “Baba, bu arkandaki söz ne anlama geliyor? Bana açıklar mısın?”

Babam yazıya hızlıca bir göz attıktan sonra, “Oğlum, bu uzun bir hikâye,” dedi. “Mesaiden sonra Kız Kulesi’ne gider, suşilerimizi yerken konuşuruz.” Babam sert görünüşün altında çok insancıl, yumuşak ve duygusal bir yapıya sahiptir. Dışı demir, içi pamuktur. Beni nasıl mutlu edeceğini çok iyi bilir.

“Tamam baba,” deyip koltuğuma yaslandım. Aslında suşi deyince midem kalkmıştı ama babamla olayım da zehirli mantarlı pizza bile yerim, diye düşünüyordum.

Kız kulesinde suikast!

Babamla Kız Kulesi’nde bundan iki yıl önce hiç unutamayacağımız bir yemek yemiştik. Ona karşı ilk suikast girişimi de o yemek sırasında yapılmıştı.

Hatırladığımda hâlâ heyecanlanır, kekelerim. Babamın 7. Bölge Başkanlığının ilk zamanlarıydı. Bir akşam vakti Kız Kulesinde ailece yemek yiyor, güneşin gökyüzünü bin bir renge boyayarak ufka doğru gömülüşünü seyrediyorduk.

O sırada, iki masa ötemizde oturan, yüzünde tuhaf bir ifade olan, muhtemelen Asiler Partisi’nden biri masasından kalkıp yürümeye başladı. Garip tavırları dikkatimi çektiğinden sürekli onu seyretmekteydim.

Masamızın yanından geçerken hızla bize döndü ve bağırmaya başladı. “Kahrolsun Dünya Birliği! Yaşasın vatanımıza dönüş mücadelemiz! Geberin!” Silahı babama doğrulttu ve tetiği çekti.

O an inanılmaz bir şey oldu ve adamın elindeki eski model silah ateş almadı. Herkes donakalmıştı. Suikastçı tekrar tetiğe basmak üzereydi ki yıllar kadar uzun gelen o saniyelerin şaşkınlığından çıkan bir koruma görevlisi, çevik bir hamleyle silahın üzerine atladı. Tam o sırada silah ateş aldı. Korumanın darbesiyle saldırganın kolu biraz sağa kaymıştı ve mermi saçlarımı yalayıp arkamdaki lambayı paramparça etmişti.

Merminin ıslık sesi!

Kulağımın dibinden geçen merminin o keskin ıslık sesini hiç unutamam. Olayın hemen ardından bizim masanın etrafında etten bir duvar örüldü ve Kız Kulesi boşaltılıp suikastçı apar topar götürüldü. Biz de haftalarca olayın etkisinden çıkamadık. Çok şükür ki adamın elinde Birlik Muhafızları’nın kullandığı ışın tabancalarından yoktu. Yoksa babam iki parçaya ayrılmıştı bile.

Ben bunları düşünürken ofisin kapısından içeri Birlik Muhafızları dalıverdi. Yine o garip maskelerini takmış ve metalik renkli zırhlarını kuşanmışlardı. Bu görüntüleri içimde hep sıkıntı ve garip bir korku yaratmıştır. Her ne kadar 7. Bölge Başkanı’nın oğlu olarak en son zarar verecekleri kişi olsam da…

Kaskının tepesindeki kristal Dünya’dan yüzbaşı olduğu anlaşılan adam babama bakarak “Bir protestocu yakaladık efendim,” dedi. “Ne yapmamızı istersiniz?”

Birlik Muhafızlarının kolları arasında, arada elektrik şoku verdikleri, saçları uzun, sakalları birbirine karışmış 45-50 yaşlarında, çakır gözlü, elbisesi ve yüzü darmadağın olmuş bir adam duruyordu. Adam avazı çıktığınca, “Kahrolsun Dünya Birliği! Tarihimizi, milletimizi çaldınız! Atalarımızı bilemedik! Vatanımızı bilemedik! Sosyal kafalı dangalaklar!” diye bağırıyordu.

gelecekte bir gun
Gelecekte bir gün!

Kıl payı yaşamak,

Babam hiçbir şey söylemeden sandalyesinden kalkıp muhafızların önüne geçti. Muhafızlar adamı sürükleyerek babamın peşine takıldı.

Odadan çıktılar. Adama ne oldu, nereye götürdüler bilmiyorum. Yarım saat kadar bekledim. Nihayet babam burnundan soluyarak geri geldi.

Çekinerek sordum. “O adam kimdi baba?”

Babam bir elini cebine sokarken diğeriyle boynunu ovaladı. Dalgın bir ifadeyle,

“Bozguncu asilerin başı Carlos,” dedi. “Birlik Muhafızları dün gece bir isyan toplantısında yakalamış.’’

İlgimi belli ederek koltuğumda öne doğru eğildim.

Gelecekte terör!

Babam devam etti. “İstanbul elli milyon nüfuslu bir şehir ve yaşanan karmaşa içinde bunalan insanların düzen düşmanı hainlere aldanması güç olmuyor. Carlos da o hainlerden biri işte. Dünyayı 20. yüzyıla geri döndürmek isteyen, insanların birbirini sınıflara ayırarak katlettiği günleri özleyen, hürriyet vaat ederken insanların yaşama hakkını elinden alan, New York ve Barselona’da olduğu gibi binlerce masum insanın canına göz diken, hastalıklı, saplantılı kişiler bunlar Melih. Unutuyorlar ki hepimiz insanız. Sadece insan! Doğduğumuz yeri ve dini inancımızı belirleyemeyiz, bunların takdiri Yaratan’a aittir…

Gelecekte evimiz!

“Allah dilediğini doğru yola kılavuzlar. Yapmamız gereken, bir yaratıcı olduğuna inanarak hayıra ve barışa yönelik işler yapmaktır. İnandığın din de milliyetin de sana hiçbir ayrıcalık getirmez. Seni ayrıcalıklı yapan hangi seviyede insan olduğundur. Geçmiş zamanlarda seçim şansı olmayan milyonlarca insan, ırkı ve inancı yüzünden hasta ruhlu kişiler tarafından katledildi. Çok şükür ki şu anda tek savaşımız eski düzeni isteyen isyancılara karşı ve onlardan çok daha güçlüyüz.”

Babamın gökyüzündeki ofisi, gelecekte bir gün!

Babam ofisi adımlayarak yaptığı konuşması bitince koltuğuna oturup ellerini birbirine kenetledi. Pencereyi yalayıp geçen bulutları seyretmeye koyuldu.

Babamın ofisi merkez binasının 328. katında olup, ürpertici ama aynı zamanda da harika bir manzaraya sahiptir. Bu manzara bende deniz kıyısındaymışım gibi bir sonsuzluk hissi uyandırır.

Birkaç dakika geçmemişti ki sekreter arayarak Birlik Muhafızlarının babamla görüşmek istediğini söyledi. Babam izlediği manzaradan koparılmanın sıkıntısıyla odadan ayrıldı ve çok geçmeden de hiddetli tavırlarla geri dönerek tekrar masasının başına geçti. Masa zemininin birkaç santim yukarısında, holografik olarak görünen klavyeye uzanarak şifreleri girdi.

Sisli sohbetler,

Sisli, gri bir ışık huzmesini andıran üç boyutlu ekran belirdi böylece. Babam ışık huzmesinden ibaret olan tuşların birkaçına daha dokundu ve boşlukta salınan ekrana Birlik Muhafızları 7. Bölge Komutanı’nın görüntüsü yansıyıverdi.

“Merhaba Cenk, ne var ne yok?” diye sordu babam.

“Sağ olun Başkanım, iyiyim,” dedi adam. “Bu aralar pek sıkıntı yok.”

Macera başlıyor!

“İyi o zaman, hazır ol, sıkıntılar başlıyor. Asilerin başı Carlos elimizde. Bugün bana getirdiler. Yeraltında yapılan bir isyan toplantısında yakalanmış. Bundan sonra ortalık karışabilir. Destekçileri onu serbest bırakmamız için eylemler yapacaktır. Bu eylemler toplu katliamlara kadar uzayabilir… Birlik Muhafızlarının tüm bölümleri alarma geçsin. Metrolar, alışveriş merkezleri, havaalanları, tüp geçitler ve meydanlar takibe alınsın. Bu bölgelere terör uzmanlarını yerleştir.”

“Emredersiniz efendim. Başka bir şey?”

“Şimdilik bu kadar,” dedi babam ve bir tuşa dokunarak konuşmayı sonlandırdı. Devam edecek.

semihbulgur.com

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı
Kapalı