Yazılarım

Gelecek Nasıl Olacak? Amerika, Dünya ve İkinci Kurtuluş Savaşı!

İkinci Kurtuluş Savaşı!

Yıl 2100, Dünya Birliği 7. Bölge Başkanı ve oğlu Kız Kulesi’nde harika ve duygusal bir yemek yerken, geçmişten geleceğe Dünyayı ve Amerika’yı konuşuyorlar. Gelecek nasıl olacak, Amerika ve dünyayı merak edenler için inanılmaz, çarpıcı ve kalpten öngörüler! İnsanlık mı kazanacak yoksa Firavunlar mı?

Tarih tekrardan ibarettir, bunun için biraz geçmişe sonra gelecek günlere gideceğiz. Daha sonraki gelecek nasılsa oraya da gideceğiz! 2100’lü yılların meraklı bir lise öğrencisinin sorularının peşinde! Geçmiş, gelecek ve şimdi ile ilgili gerçekleri anlaması, güzel bir günün akşamında dev bir kuleye dönüşen Kız Kulesi’nde, babası ile yediği keyifli yemekte gerçekleşiyor!

Masamız her zamanki gibi boğazı alabildiğine görüyordu. İpek örtü üzerinde gül yaprakları, ortada içinde beyaz orkidelerin bulunduğu gümüş bir vazo… Tam anlamıyla görsel bir ziyafet… Kız Kulesi büyüleyici bir mekândır.

Aslına tamamen sadık kalınarak restore edilmiş, sosyetenin, elit ve entelektüel tabakanın vazgeçemediği bir yer. Yalnız günümüz modern mimarları ufak bir değişiklikle Kız Kulesi’nin üstüne titanyum takviyeli çelik ve camdan iki bin beş yüz kattan ibaret bir kule daha yerleştirivermişler. İşte size göre gelecek bana göre ise şimdi, Kız Kulesinin görünümü böyleydi!

Gelecekte Kız Kulesi!
Gelecekte Kız Kulesi!

Gelecek nasıl olacak? Kız kulesi, Amerika ve dünya!

Sadece giriş katında biraz tarih ve nostalji yaşıyorsunuz ondan sonrası dijital, elektroptik, titanyum, çelik ve cam. Eski binalar bende farklı bir duygusallık ve hayranlık uyandırır, özellikle az da olsa korunmuş kalan Kız Kulesi ve İstiklal Caddesi.

O kıvrım kıvrım sütunlar, büklüm büklüm ahşaplar, pencereler, balkonlar, rönesanstan fırlamış gibi heykeller, o estetik, o zarafet hepsi beton yığını değil, bas baya sanat eseridir.  Modernizmin binalarına baktığınızda ise gördüğünüz şey nedir? Küreler, kareler, küpler hayatın her yanı gibi idealleştirilmiş duygu ve sıcaklıktan uzak robotik, tek düze, iç sıkıcı ve boğucu barınılmaya yarayan kapalı yerlerden ibaret çelik yığınları…

Buraya her geldiğimizde bir sinemacıya, ünlü bir yazara, magazin dünyasından birine veya bir politikacıya rastlarız. Ama babam, 7. Bölge Başkanı olarak onlarla pek yüz göz olmaz. Genellikle onlar masamıza gelir ve bizimle konuşmak ister. Gelecek makineleri değiştirebilir ama duyguları asla!

Gerçekten güzel bir duygudur bu; milyonlarca insanın tanıdığı, bir imza almak için kendini parçalayan, hatta çiğneyip attıkları sakızları bile toplayıp saklayan insanların olduğu bu ünlülerin, bizim etrafımızda pervane olması…

Gelecek Nasıl? Ya ünlüler!

Ünlü denilen insanlar genelde çok iyi oyuncular, şarkıcılar, sporculardan oluşuyordu. Yani benim beceremediğim işleri yapan insanlar. Biraz kıskançlıkla yanımıza gelen ünlüleri ilk kez görüyormuş gibi yapıp egomu tatmin ederdim. Gelecek bir süre için fakirleri ve sıradan insanları geliştirecektir ve böylece ünlü ve zenginlerin rahatı biraz bozulacak!

Her şey çok düzenli, çok temiz; her tarafta şık baylar, şık bayanlar… Hem de çok güzel bayanlar, tam bana göre bir yer. Ama görgü kurallarına riayet etmeniz gerekiyor ve kurallar çok katı, bir zeytin tanesini bile elinizle alamazsınız, zeytin çekirdeğini ağzınızdan tabağa atamazsınız.

Bıçak sağda, çatal solda gibi birçok kural… Kuralların ne kadar katı olduğunu bir parça marulu elimle almaya kalktığımda babamın kafama indirdiği tokattan sonra anlamıştım.

Benim gibi içinde sürekli fırtınalar kopan, sıra dışı bir insanın bu kurallara alışması çok uzun sürecekti. Bir de yasaklanan şeyler insana daha tatlı gelmez mi? Keyifli, zevkli ve heyecanlı olan her şey neden yasak, zararlı ve günahtır? Ve durum böyleyken onlara ulaşmak için neden bütün enerjimizi, paramızı, zamanımızı harcarız? Gelecek bilinçlenme ile yasakları azaltacaktır!

En sonunda babamla baş başa kalmıştık ve artık cevapsız sorumun cevabını alma vaktiydi. Sorumu sormadan önce şaka yollu, “Aaaaa baba baksana buraya damsız girilmez yazıyor, neden yanımıza iki tane hatun almadık?” dedim gülümseyerek. Babam da, “Boş ver oğlum biz damsız ve gamsız girelim. Yoksa annen bana neler yapar biliyorsun,” dedi tebessüm ederek.

Sert Başkan!

Ciddiyet sembolü olan babamın, bu esprisi ile ortam iyice yumuşamış, iki eski arkadaş gibi olmuştuk. Birçok konuda beni sınırlasa da böyle hovardalık muhabbetlerini çok sever.

Başkanlık maskelerinden ve resmiyetinden tamamen sıyrılmıştık. Yaka bağrı açmış sıradan insanlar oluvermiş, kibir ve böbürlenemeden uzaklaşmıştık. Ne de güzeldi sırça köşkte herkes gibi olmak. Çekişmeden, yenişmeden, ezişmeden uzak, insan denizinde damla olmak, insan gibi pırıl pırıl, ışıl ışıl, hepsi gibi inci, hepsi gibi birinci. Gelecek ve teknoloji kan bağlarını ve aileyi yok edemez!

Babamın konuya girmesini heyecanla beklerken, onu tanıyan ve tahmin edebiliyorum ki halledilmesi gereken çok önemli bir işi olan, lacivert takım elbiseli bir adam masamıza geldi.  Saçları folyo geçirilmiş gibi geriye yapışmış sivri burunlu, kalın kaşlı, kibirli bakışlı bir adamdı.

Korumalar bir anda önüne dikildi ve kollarının arasına girerek onu durdular ve ellerindeki ışıklı çubukları adamın üzerinden geçirdiler. Korumalardan biri ‘temiz’ dedi. Babam yavaşça adama doru dönüp birkaç saniye baktıktan sonra ‘gelsin’ der gibi eliyle işaret etti.

Gizemli misafir!

Masayı selamladı. Babamın ve benim elimi sıktıktan sonra mahcup bir tavırla ona yaklaştı. Babamdan kaynaklanan bir çocuk sevgisi ile saçlarımı okşayarak, “Nasılsın genç?” diye ekledi. Daha sonra çevik bir hareket ile ona doğru eğildi ve sessizce bir şeyler anlatmaya başladı. Gelecek öfke ve hırs gibi insani kötü duyguları da yok edemez!

Sanırım babam bu adamı tanıyordu. Adam bir şeyler anlatıyor, o da mağrur bir şekilde kafasını sallıyordu.

Adamın anlattıklarını kafasıyla onaylıyor ve omzunu tutarak destekleyici tavırlarda bulunuyordu. Adam konuştukça konuşuyor, konuştukça konuşuyordu.

Bu konuşma on beş dakika kadar sürmüş ve babam sıkılmaya başlamıştı. Sıkıldığını belli edercesine sandalyesine yaslandı ellerini kenetledi ve adamın yüzüne bakmadan bir süre dinledi. En sonunda “Yarın ofisime gel görüşelim,” diyerek muhabbeti bitirdi.

Adam biraz bozulmuş şekilde sert bakışlarla birkaç adım geri çekilip, birkaç saniye düşündü daha sonra, “ Sayın Başkan oğlunuzla baş başa arkadaş gibisiniz, güzel eşiniz ve kızınız nerede?” diye sordu.

Robotlar da sinirlenir!

Babam ani bir şekilde adama dönüp bir şey söylemeden sert bir şekilde baktı, adamsa gayet rahat bir şekilde dikiliyordu. “Benim üzerime vazife değil tabii ama sizi ve ailenizi hayranlıkla ve dikkatle izliyoruz.

Ortalık karışık aman dikkat edin sonra çok üzülürüz,” dedi. Babam “ Farkındayız, lütfen randevu alıp ofisime gelin,” diyerek konuşmayı bitirdi. Dalgacı bakışlarla önce babamın sonrada benim elimi sıktı. “Peki, efendim,” diyerek masayı selamlayıp ayrıldı.

Adam babamın elini sıkmak için kolunu uzattığında, gömleğinden sıyrılan kolunda sıkılmış bir yumruğun içinde dünya sembolünün olduğu siyah ve mavi renklerde dövmeyi fark ettim. Şimdi kafama bir soru daha takılmıştı. Bu dövmenin anlamı neydi? Gelecek bedenlerimiz aracılığı ile hepimizi izleyecek!

Hemen sordum: “ Baba şu giden adam elini sıkarken kolunda yumruk ve Dünya çizilmiş bir dövme gördüm, bunun anlamı nedir?” Babam bunu duyar duymaz denizden çıkmış şaşkın balık gibi kafasını sallayıp, patlamış gözlerini bana dikti. Önündeki beyaz bezle ağzını sildi. “Dünya ve yumruk mu dedin?” diye tekrar sordu. “Evet, baba yumruk ve dünya vardı,” dedim.

Korkunç dövme!

Kaşları çatılmış, anlı genişlemiş bir hâlde korumalara dönerek, “ Biz size nasıl güveniyoruz? Bir isyancı dibimize kadar gelmiş haberiniz yok! ” dedi etrafa bakarak derinden ama etkili bir ses tonuyla.

Korumalar kekeleyerek, “ Efendim biz sadece üzerinde silah var mı yok mu diye baktık, temiz çıktı size zarar veremezdi. ” dediler.

“Kardeşim bunlar damgalanmış adamlar, isyancı olarak içerde yatmışlar. Her ne kadar beyin temizleme işleminden geçmiş olsalar da, insan beyninin tam olarak kontrol edilemeyeceğini bilmiyor musunuz?” dedi ve “ Hemen o adamı bulup beyin taramasından geçirin zararlı bir şeyler kalmış mı, görelim,” diye ekledi.

Bu nasıl güvenlik,

Korumalar harekete geçmişken bana dönüp, “ Zaten tuhaf hâllerinden ve kızımı sormasından beyninin aydınlık olmadığını sezmiştim. Ne tuhaf, aslında isyanların bastırılmasında ve elebaşlarını yakalamamızda çok büyük katkılarda olmuştu,” dedi.

Babam biraz sakinleşince hemen sordum dövmenin anlamını. “ Oğlum şimdi söyle; Dünya Birliği’ne karşı düzenlenen isyan eylemlerinde bulunan veya bunları destekleyenler, birlik muhafızları tarafından yakalanıp mahkemeye çıkarılır. Sonra suçlu bulunanlar mahkum edilip içeri tıkılır. Bunlara cezalarını çekerken sürekli

Dünya Birliği eğitimi veririz. Cezaları bittiğinde özel tomografi ve emar cihazlarıyla beyinlerindeki zararlı bilgi içeren bölgeler tespit edilerek, lazer ışınları ile bu hücreler yakılıyor, yani bilgiler siliniyor. Ancak bunlardan sonra Dünya Birliği vatandaşlığına dönüp halkın içine karışabilirler. Fakat milyonda bir de olsa bazı hastalıklı beyinlerde, zararlı bilgiler, silinemiyor ya da hücrelerin kendi kendini yeniliyor.

Bu sebeple beyni silinen isyancıların kollarına, insana zarar vermeyen düşük radyasyon dalgaları yayan partiküller içeren çıkması çok zor olan dövmeler yapılıyor.  Bu dövmeler dünya birliğini simgeleyen tek bir yumruk ve dünya sembollerinden oluşuyor ” diye anlattı.

Geleceğin hikayesi başlıyor!

Dikkatle dinleyip bardağımdan birkaç yudum su aldım.  Babam devam etti “ İşte biraz önce masamızda bulunan adam onlardan biri olabilir. Şimdi hemen gerekli yerleri arayıp uyarmalıyım,”. Ekrana sadece kendi görüntüsünü getirdikten sonra ofisindeymiş ya da bir toplantıdaymış havası vererek önce annemi aradı.

Bunu hep yapar; çünkü annem iş dışında benimle bile olsa dışarıda yemek yemesine çok sinirlenir ve eve gittiğimiz de olay çıkarır. Anneme hatırını sorup birkaç romantik söz söyledi. Bir sorun olup olmadığını ve Zeynep’i sorup bu günlerde daha dikkatli olmaları gerektiğini söyledikten sonra biraz rahatlamış şekilde sohbetimize geri döndü.

Tam o sırada korumalar utangaç tavırlarla masamıza yaklaşıp, kem küm ederek damgalı adamı bulamadıklarını söylemeye çalışıyorlardı. Korumalardan biri kısık bir ses ağzını hiç açmadan dişlerinin arasından “ Başkanım adamı bulamadık, herkesi sorgulayıp tarama yaptık, kimse görmemiş,” dedi.

Gözleri kartal, kulakları tavşan gibi olan babam, korumanın anlaşılmaz şekilde söylediği şeylerin bitmesini bile beklemeden hiddetle ayağa kalktı. “ Be kardeşim! Şimdi burada olan adam nereye gitti, ışınlandı mı, uçtu mu ?” diye bağırdı. Koruma daha güvenli bir ses tonuyla, “ Rahat olun başkanım, merkeze bilgi verdik uçsa bile onu bulurlar tabii yerin dibine girmediyse… Biliyorsunuz yüz metreden daha derin yerlerde radyoaktif izleme sinyallerini alamıyoruz ,” dedi.

Babam da bezgin bir şekilde bana dönerek, “Ya… Oğlum, siyaset böyle bir şey işte! Siyasetçinin kefeni cebindedir. Ama korkmayacaksın, Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmadan doğru bildiğini yapacaksın. Bir de yöneticilik dansözlük gibidir, sürekli kıvırtacaksın, yüzüne bile bakmayacağın, beş para etmez insanlarla iyi geçinmek zorunda kalırsın; oyunlar, yalanlar, dolanlar, kahpelikler, karayla karalara bulanacaksın, beyazla aklara…

Bunların hepsi siyasetin kuralı olmuş. Oğlum siyasete sakın özenme. Oku, ticaret yap, makam mevki sahibi ol veya sanatla uğraş ama bu lanet siyasete bulaşma sakın! Benden sana baba nasihati,” diye tamamıyla katıldığım bir öğüt verdi. Gelecek sonunda haklıları galip getirecek!

Doğrucu Davut!

Benim gibi göstermese de duygusal, hayatın en ufak adaletsizlik ve tuhaflıklarından etkilenip hayatı kendine zindan eden biri için, siyaset yapılacak en son işti zaten. Aslında içimde, insanları peşinden sürükleyecek, dünyanın hayrına ve barışına bir hedef için adı her neyse bir devrim için yollara düşme arzusu yok değildi. Ama bilirim, bir gelecek atasözü;  ‘Doğru söyleyeni 9 gezegenden kovarlar!’.

Belki daha heyecanlı daha inançlı bir hayatım olurdu ama o yolun yokuşunu ve dikenlerini gözüm almadı. Sistemin kaymağını yemek varken siyaset gibi lağım temizleme işinden daha pis bulduğum işlere bulaşmaya da gerek yoktu.

Bir bebeği, insanı, hayvanı ve her şeyi daha çok oy ve daha çok kazanmak için bir araç olarak gören insanlar gördüm. Maskeli suratlar, insanların birbirinin ardından çevirdiği pis oyunlar, yalan, dolan ve menfaat ilişkileri süslü sözlerle hizmet yarışı dedikleri siyaset yokuşu…

Babam derin bir nefes aldı. “ Hadi oğlum siparişimizi verelim,” demişti ki bu sefer de sarışın, hoş, uzun bacaklı, kıpkırmızı mini bir etek giymiş, biraz hafif tavırlı bir bayan babama yaklaşıp elini omzuna atarak fotoğrafının üstüne bir imza istedi.

Ezilen Kadınları Koruma Derneği’nin yönetim kurulunda olduğunu ve kadınların cinsel malzeme olarak kullanılmasına karşı yapılacak bir seminere babamın da katılmasını rica etti. Babam bayanı bozmadı ve yüzüne hiç bakmadan imzasını attı. Bayan teşekkür ederek, babama işveli bir bakış attı ama istediğini bulamadan ayrılmak zorunda kaldı. Gelecek yalan söylememizi engelleyecek çünkü duygularımız dijital göstergelerden okunabilecek!

İşte kadınlar!

İşte kadınlar; onlar annedir, ışıktır, aydır ama bir mikroçip devresi kadar karmaşık, bir deniz gibi dalgalı, ne istediklerini kendilerine bile anlatamayan, yaşamak kadar vazgeçilmez kadınlar… Eşitlik, özgürlük isterken hep güvenli limanlara sığınan, savaşmadan rahat arayan, kodaman göbeklere bayılan kadınlar… Gelecek ve kadınlar, ikisini de tahmin etmek zor aslında!

Kadınların bir et parçası olarak sömürülmemesi için örgütlenen ama cinsellik ve güzellik gibi güçlerini erkekleri sömürmek için kullanan kadınlar. Onları anlamak hayatı anlamak kadar anlamsızdır.

Babamın sinirleri iyice bozulmuştu. Sessizce, “ Oğlum burada bize rahat yok, biraz daha kalırsak başkan yeni aşkıyla yemekteydi diye paparazzilere yem olur, bütün kanallarda çıkarız sonra da annen beni öldürür,” dedi.

Daha sonra garsonu çağırdı ve en üst kattaki özel odayı hazırlamalarını söyledi. Korumalara içeriye kimseyi almamaları talimatını vererek en üst kattaki müstakil her tarafı camlarla kaplı, olduğu yerde 360 derece dönen bütün boğazı ve İstanbul’u alabildiğine görebildiğimiz teras katına geçtik.

Kule, manzaranın güzelliğinden sarhoş gibi salına salına dönüyordu, öyle yüksekteydik ki, ufukta Dünya’nın küreselliği bile gözüküyordu.

Artık baba oğul konuşabilmemiz için önümüzde hiçbir engel kalmamıştı. “Evet, baba, seni dinliyorum. Şu uzun hikâye dediğin olayı dinleyebilir miyim?” diye sordum.

Artık konuşalım!

Babam da “Tabii yavrum, seni anlıyorum bir başkanın oğlu olmak zor. Sana vakit ayıramıyorum, ayırdığım zaman da iki laf edemiyoruz adam gibi,” dedi. Ben de başımı sallayarak onayladım.

O sırada sipariş almak için garson masamıza geldi. Garsonun elindeki kumandaya dokunması ile masanın ortasında biri babama bir de bana bakan üç boyutlu ışık huzmeleri beliriverdi.  Üç boyutlu ekranda menüdeki yemek çeşitleri sırayla görünüyor, ve altlarından servis süreleri geçiyordu.

Yüzlerce çeşit yemek içinden ben, yaşadığımız hızlı hayatın vazgeçilmezi olan fast-food bölümüne odaklanırken, babam da klasik olarak deniz ürünlerine yönelmişti.

Babam deniz ürünlerini çok seven, “Denizden babam çıksa yerim,” diyen bir insandır ve buna uygun olarak suşi ve beyaz şarap söyledi. Ben de bir yarı vejetaryene yakışır şekilde mantarlı kaşarlı pizza ve patates salatası söyledim. Bunların yanında canım bira istese de, babamı sinirlendirmemek için kola söyledim. Gelecek beslenmemizi değiştirecek!

Gelecek ve Mizah!
Gelecek ve Mizah!

Otomatik yemek!

Babam açık görüşlü, entelektüel biri olsa da dedemden gelen ataerkil bir yapıya sahiptir. Beni birkaç kez bira içerken yakalamış çok ağır şekilde azarlamış ve ufak da bir tokat atmıştı. Bana içkinin her kötülüğün anası olduğunu dinimizde de büyük bir günah olduğunu söyler ama kendisi ortama uymak için olduğunu söyleyerek, arada sırada şarap içer.

Aslına bakarsanız hepimiz günahkarız,  günümüz dünyasında günahın bir türüne bulaşmamış insan mı var? Kimimiz faiz yiyor, kimimiz alkol alıyor, kimimiz yalan söylüyor. Hiç kimse evliya değil, öyleyse neden diğer insanlara müritlerimizmiş gibi şeyhlik şıhlık taslıyoruz.

Günahkar olabiliriz, riyakar olabiliriz, şu dinden bu dinden de olabiliriz hatta ateist de olabiliriz ama Allah ile kandıran münafıklardan olmamalı, kul hakkı yiyenlerden olmamalı… Kimse kimseden daha Müslüman değildir.

HANGİSİ GÜNAH!

Enteresandır ki içki konusunda bu kadar hassas olan babam onun kadar büyük bir günah olan hovardalık konusunda beni hep desteklemiştir. Aslında insan nefisten ibarettir ve çoğu zaman bizi o yönetiyor. Doğruları ve kuralları işimize geldiği gibi öyle kolaylıkla esnetebiliyoruz ki. Sanki içimizde bir şey, bu şeytan mıdır, yoksa biz mi şeytanız bilemiyorum… Ama içimizde bir yerde ve atılmıyor.

“Erkek adamsın yapacaksın tabii,” der ve ilk tecrübemi de o organize etmiştir. Babam aynı zaman da, “Oğlum sigara içme de arada sırada alkol alsan olur. Tabii yanımda değil, içkiyi her zaman içemezsin ama sigara emzik gibidir, tuvalette bile içebilirsin çok lanet bir şeydir,” derdi. Allah’ım ne yaman çelişki bu, sen en doğrusunu bilirsin.

Siparişlerimiz geldi. Babam şaraptan bir yudum aldı, ben de saatlerce aç kalmanın verdiği azgınlıkla fütursuzca daldım patates salatasına ve babam anlatmaya başladı. Gelecek inançları değiştirebilir mi, kitap var olduğu sürece asla!

Dünyaya neler oldu?

“Oğlum bildiğin gibi şu anda 2100 yılındayız. Bundan yaklaşık 100 yıl önce dünyada Amerika’nın ve sermaye çevrelerinin önderliğini yaptığı globalleşme, küreselleşme denen bir akım başlamıştı. Avrupa Birliği kurulmuş ve genişliyor çok uluslu şirketler birleşiyor ve ülkeler her geçen gün birbirine yaklaşıyordu. Hatta Doğu Almanya ile Batı Almanya arasındaki duvarların yıkıldığı gibi, ülkeler arası sınırların kaldırılması bile düşünülüyordu.

Avrupa Birliği ülkelerinden Almanya bile kutsal Alman Markından vazgeçip tek para birimine geçmiş, dünyanın diğer kısımlarında da ortak para birimine geçilmesi konusunda tartışmalar sürüyordu. Avrupa’da insanlar pasaportsuz istedikleri ülkeye gidebiliyor, mal mülk alıp yerleşebiliyorlardı. Bir Avrupa Birliği vatandaşı sorgusuz sualsiz Roma’dan trene atlayıp, okyanusu altından geçip Londra’ya çıkabiliyordu. Bir Amerikan vatandaşıysanız sabah İstanbul’da Starbucks’ların birin de kahvaltı yapıp akşam Nepal’de bir McDonals’da yemek yiyebilirsiniz. Amerika ve gelecek hep böyle süremezdi!

Milli veya ulusal değerler ve inançlar gittikçe yumuşatılmış, insanlar daha huzurlu daha barışçıl, kaynakların adil paylaşıldığı bir dünya özlemini duymaya başlamışlardı.

Bunların yanında dünyada yaşanan ekonomik buhranlar, savaşlar, katliamlar, krizler ve açlık; insanları faşizm, kapitalizm, emperyalizm gibi tüm izmlerden uzaklaştırmaya başlar. Zaten aç insanın idealizmi olmaz. İnsanlar sadece ekmeğine bakıyor, huzur, iş ve insana yakışır şekilde yaşamak istiyorlardı. Gelecek canlı parayı dijitalleşticek!

Para ve gelecek!
Para ve gelecek!

İzimlerin savaşı!

Vahşi kapitalizm tarafından dini, inancı, bedeni, ruhu, duygusu, emeği sömürülen sevgisiz insanlar;  aydınlığı ölümün karanlığında aramaya başladı. Derin depresyona giren insanoğlu kendi canına kıyıyordu. Sadece İstanbul’da bir yılda on bin kişi intihar ediyor, binlerce kişi de teşebbüs ediyordu.

Sistemin ballandırdığı mutluluk hapları olan kişisel gelişim hikayeleri ve güçsüzsen öl, zayıf halka kopsun, kim bir milyon ister, yok et ve kazan daha çok kazan tarzı medya programları anlık mutluluklar yaşatıp, insanları daha da derin bir kaosun girdabına sürüklüyordu.

Dünyada bu olaylar yaşanırken Sovyetler Birliği’nin yıkılıp Rusya Federasyonuna dönüşmesi ile iki kutuplu Dünya sona ermiş Amerikan emperyalizmi tüm dünyayı sarmıştı.

Küresel krizler!
Küresel krizler!

Orta Doğu’da üstlerini kurmuş Afrika’ya ve Asya’ya zaten yerleşmiş olan Amerika’nın Dünya üzerinde kültürel, ekonomik ve askeri olarak nüfuz etmediği bir yer kalmamıştı. İnternet, televizyon, Hollywood filmleri, askeri gücü ve ekonomisi yani dünya parası hâline gelmiş doları ile dünya artık Amerika’nın en büyük eyaleti hâlini almıştı.

Amerika Komünist Çin’e bile köle gibi çalıştırılan işçisini kullanarak, yani diğer adı ile ucuz iş gücünü kullanarak, yatırım yapacağım istihdam sağlayacağım, diye girdi ve en sonunda Çin’i de dize getirerek eyaletleri arasına kattı. Bir imparatorluk gibi, İskender’in orduları gibi dünyayı istila etmeye başlamıştı. Dünyanın onayını almadan, istediği ülkeye askeri harekât yapabiliyor, ülkelerin iç politikalarını belirliyor, başkanları değiştiriyor ve hatta ordularını yönetebiliyordu. Gelecek izmleri sevmez!

Küresel krizler!

Zaman zaman şişirilen küresel kriz balonları ile borçlu ve mahkum olan gelişmemiş ülkeler daha kolay sıkıştırılıp, küresel güçlerin istediği yöne sorgusuz sualsiz çekiliyordu. Tabii bu arada olan yine işçiye, emekçiye ve yok olmak üzere olan orta direğe oluyordu. Yani halk her zaman kaybetti. Kriz balonlarını fırsat bilen iş verenler çalışan ücretlerine zam yapmayı bırakın, olan maaşlarını da daha aşağıya çekiyorlardı.

Bu yüzden globalleşme, tek dünyanın kurulması; yani bütün dünyanın tek çatı altında toplanması, tek millet, tek para, tek din ve Amerika’nın atadığı ‘Tek Dünya’ yönetimi, bunların hepsi dünyanın hâkimiyetini kolaylaştırarak, kaynaklara ve pazarlara ulaşmayı kolaylaştırmak için en güzel yoldu. Bu şekilde direkt olarak tanımlanmasa da Tek Dünya’nın gizli sahibi Amerika olacaktı

Amerikan merkez bankasının faizleri, Çin’deki talep patlaması, Avrupa’nın ithalat kotaları, petrol arzındaki dalgalanmalar gibi birçok araç kullanılarak uydurma küresel krizler yaratılmasıyla global sermaye daha da zenginleşiyor, fakir ise daha da fakirleşiyordu.

Uçurumlar öyle hâle gelmişti ki, bazı fütüristler 2050’lerde insanların zengin, güçlü, atletik yakışıklı ve fakir, çirkin, hasta, işçi gibi iki sınıfa ayrılacağını bile iddia etmeye başlamışlardı.

Gelecek DOLAR ve Adalet!
Gelecek DOLAR ve Adalet!

Global sermaye,

Fakat Tek Dünya’yı kurmaya çalışan global sermaye insan faktörünü unutmuştu. Düşünen ve üreten insan kaynakların daha adil bölüşüldüğü, uçurumların azaldığı, hedefi evrensel eşitlik olan Tek Dünya’nın temellerini atacaktı. Ve dünya güçleri de en sonunda bunu anlayacaktı.

Yani Tek Dünya hayali bundan bir asır önce başlayan bir rüya idi ama şimdi gerçeğin ta kendisi! Zaten her başarı hayal etmekle ve bir rüya olarak başlar; ama inanırsan ve gereğini yaparsan ya gerçek olur, ya da kâbus.

Bu küreselleşme hareketinin bir gün gelip de Tek Dünya’yı yaratacağı ilk başlarda kimsenin aklına gelmedi. Hatta bunu görüp de söyleyenleri delidir deyip tımarhaneye gönderiyorlardı.

1990’lı yıllara gelindiğinde ise dünyanın ekonomik dengeleri sarsılmış zengin ve fakir arasındaki uçurum inanılmaz boyutlara ulaşmış, Amerika’da ve Avrupa’da insanlar zevk için araba parçalayıp eğlenirken, Afrika’da açlıktan yere yığılmış çocukların tepesinde akbabalar bekler hale gelmişti.

Avrupa’nın göbeğinde Yugoslavya’da insan katliamı devam ediyor, annelerin karınları deşilip, Müslüman diye doğmamış çocukların canı alınıyordu. Ortadoğu’da İsrail tüm gücü ile yok ediyor, Filistin de intihar saldırıları ile karşılık veriyor, milyonlarca insan hayatını kaybediyordu.

Açlığın, sefaletin ve cahilliğin kol gezdiği Afrika’da kabileler birbirine giriyor; sokak ortasında kafalar, kollar bacaklar kesiliyordu. Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi ile Ortadoğu’da alevlenen Körfez Krizi ile tansiyon yükseliyor, Amerika güzel bir emeklilik vaadi ile kendine bağladığı Saddam’ın, açtığı bu yolla Ortadoğu’ya yerleşmenin ilk tohumlarını atmış oluyordu.

Amerika Irak’ın Kuveyt’i işgali üzerine bütün imkânlarını kullanarak, yüz binlerce askerini Körfez’e yığmış, Irak’ı füze yağmuruna tutmaktaydı. Ve en acısı da Müslüman müslümanın kanını içiyordu.

Uçurumlar!

Kitle imha silahları, kimyasal silah bulunduruyor diye işgal edilen Irak’ta bunların hiçbirine rastlanamadı. Buna rağmen Amerika acımasızca Irak’ı istila etti. Demokrasi ve özgürlük götüreceği Irak, korkunç bir iç çatışma ve terör yuvasına dönmüştü. Amerika’nın Irak’ı enerji kaynaklarını sömürmek için vurduğu ve karıştırdığı açıkça ortaya çıkmış ve bütün dünyanın Amerika’ya karşı öfke ve nefretini bir kat daha artmıştı.

Afrika’da hasta ve aç sefalet içinde yaşayan insanlar, Brezilya’da sokakta vurulan fakir gençler, Güney Afrika’da haklarını ararken kurşuna dizilen işçiler, cinayetler, sapıklıklar ve ahlaksızlıklar bütün dünyayı sarmıştı.

Küresel güçlerin desteklediği büyük bankalar önüne gelen herkese ve her keseye kredi kartı dağıttılar. Geri kalmış ülke insanları üretip düşünmekten uzak tutularak tam anlamıyla tüketim makinelerine dönüştü. Ve toplum, insan ve kültür de tükendi. Kredi kartını hibe zanneden dar gelirli insanlar doyasıya harcadılar, harcadılar, harcadılar… Bu sürecin sonunda evine haciz gelen ailelerin oranı 2020’li yılların sonunda yüzde yetmişlere ulaşmıştı.

Savaş ve Dünya!
Savaş ve Dünya!

İnsanlar arası uçurumlar!

Dünyadaki bu dengesizlikler zengin ve fakir ülkeler arası uçurumun bu kadar derinleşmesi ve İslam dinini iyi anlamamış, beyni yıkanmış insanların eline verilen silahlar, 2001 yılında benzeri görülmemiş, inanılmaz bir terör olayına sebep oldu. Daha öncede terörist saldırı denemelerini yaşamış olan, küresel sermayenin emperyalizmin ve kapitalizmin yıkılmaz kaleleri olan ikiz kuleler, bir daha ayağa kalmayacak şekilde yerle bir edilecekti

11 Eylül 2001 tarihinde New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne teröristlerin kaçırdığı yolcu uçakları ile çarpılması 3000’den fazla insanın ölmesine sebep oldu. Kaçırılan uçaklardan biriyle de Amerikan ordusunun kalbi olan, Pentagon da vuruldu ve Amerikan ordusunun birçok üst düzey komutanı hayatını kaybetti.

Bu olay korkunç terör saldırılarının yalnızca başlangıcı idi. Daha sonra 2020 yılında Londra metrosuna yapılan sarin gazı saldırısı ile bine yakın insan öldürüldü. Dünya’nın büyük kentlerinde irili ufaklı bütün ölümcül silahlar kullanılarak onlarca terörist saldırı yapıldı. Binlerce insan hayatını kaybetti.

Bu saldırılar sonrasında Amerikan devleti binlerce vatandaşını kaybetmiş son teknolojiye sahip, her türlü imkânı olan, iç ve dış güvenlik örgütleri büyük bir itibar kaybına uğramıştı. Pentagon’un da vurulması Amerikan ordusunun en sıkı korunan, girilemez denilen kalesinin de vurulabileceğini gösterdi.

Kendi yarattığı düşman!

Amerika karşısındaki güç artık doğu bloğu değil terör hâline gelmişti. Amerika kendi yarattığı düşmanın esiri olmuştu.

Tüm dünya, karanlık korku imparatorluğunun zulmü altında, inim inim inlemekteydi. Terör Amerika’yı kendi içinde ve dünyanın her yerinde vuruyor, Amerika’da yaralı bir aslan gibi pençesini dünyaya sallıyor, denk gelen her yeri yok ediyordu.

Bu yaşanan üçüncü dünya savaşıydı ama tarafları ve amaçları belli olmayan bir savaş, yine geri kalmış ve sömürülmüş halkların zararlı çıkacağı bir savaş…

Amerika bu saldırılara karşı bir şeyler yapmalı bir karşılık vermeliydi, ilk başta bu karşılık dünya üzerinde uyguladığı yanlış politikaları gözden geçirmek değil, çeşitli bahaneler uydurarak ve Körfez Savaşı’nda tam olarak yerleşemediği ve birden terörist ve kimyasal silahlar üreten bir ülke olarak ilan ettiği Irak’a saldırmak oldu.

Irak’ta taş taş üstünde bırakılmadı her yer yakıldı, yıkıldı ve insanlar çuvallara tıkıldı. Sivil-asker denmeden binlerce insan öldürüldü. Amerika kanlı bir savaştan sonra Irak’ı ele geçirdi ve başlarındaki diktatör Saddam’ı da yakaladı.

Gariban kanı!

Fakat bu her şeyin bittiği anlamına gelmiyordu. Irak halkı yıllardır çektiği zulümlerin üzerine bir de bu Amerika işgalini kaldıramazdı ve halk içinde isyanlar başladı. Amerika, Vietnam’dakine benzer bir gerilla savaşının içinde bulmuştu kendini.

Her gün yüzlerce Amerikan askeri ve Iraklı hayatını kaybetmeye başladı. Amerika politikasından taviz vermeyerek saldırılarını daha büyük bir alana yayıyor; daha acımasız ve daha vahşice yürütüyor, dünyayı ve gelen tepkileri dikkate almıyordu.

Sonuç olarak Amerika’nın işgal ettiği hiçbir yere demokrasi ve barış gelmiyor, aksine fakir ve cahil ülkeler daha da kötüye gidiyor, terör saldırıları daha da şiddetleniyordu. Bunun sonucunda 2027’de Amerika’ya düzenlenen yeni bir terör saldırısında binlerce insan daha hayatını kaybedecekti.

Amerika bütün dünyaya teröre karşı savaş ilan ettiğini açıkladı. Fakat işi hiç kolay olmayacaktı. Çünkü düşmanı ne soğuk savaş dönemindeki gibi Sovyetler Birliği, ne de hemen yanı başındaki Küba’ydı. Tanımsız, belirsiz ve görünür olmayan bir düşman… Amerika terörist ilan ettiği ülkeleri vurmakta, binlerce insanı öldürüp canlı kalanların da sefalet ve korku içinde yaşamalarına sebep olmaktaydı. Gelecek pandemi masamızın üstündekilerden gelebilir!

Küçük kıyamet!

Dünya korkunç bir karmaşa, korku ve paranoya içine girmiş, Amerika başta olmak üzere dünyanın hiçbir yerinde insanlar huzur ve güven içinde yaşayamaz hâle gelmişti. İnsanlar gece uyuyamaz, gündüz sokağa çıkamaz hâle geldiler. Her gün bir bombalama, her gün katliamlar, işkenceler, sokakta vurulan insanların haberleri, kafası gözü yarılmış, kolunu bacağını kaybetmiş insan görüntüleri günlük normal hadiseler hâlini almıştı.

Bunların yanında, dünya ekonomisi de dibe vurmuş, petrol rezervleri tükenmeye yüz tutmuştu. Amerika’nın terörle savaş adına harcadığı trilyonlarca dolar dev Amerikan ekonomisini bile sallar hâle gelmişti. Bunun yanında doymak bilmez Amerikan halkının karşılığı olmayan harcamaları çöküşü hızlandırmaktaydı.  Dünya her alanda tıkanmış, ne ileri ne de geri gidebiliyordu.

Dünya üzerinde her gün tüketim canavarlığına alışmış binlerce kişi kabarık kredi kartı borçları yüzenden intihar ediyordu. Dünyanın her yerinde emperyalist baskılara ve kukla yönetimlere karşı irili ufaklı direniş amaçlı yurt sever örgütler kurulmuş, derinden derine güçlenmeye başlamışlardı. Fakat Amerika’nın emrindeki ülke yönetimleri, yurt sever ve özgürlük isteyen bu tip gurupların ötmelerine izin vermeden boğazını kesiveriyordu.

Vatan severler!

Yurtsever gruplar inanılmaz yıldırma, bıktırma ve linç politikalarına maruz kaldılar. Zulümlere dayanamayan guruplar çareyi yer altına inip, direniş mücadelesini gizli gizli yürüttüler. Mücadeleyi, sivil toplum örgütlerini ve milyonlarca kişinin toplandığı mitinglerden destek alarak yürütmeye çalıştılar.

Artık, bıçak kemiğe dayanmış ne Amerika için ne de diğer dünya için yaşanılacak bir yer kalmamıştı. Ne zengin için, ne de fakir için güven ve refah içinde yaşanacak bir dünyanın hayali bile kalmadı.

Dünya içinden çıkılmaz bu korkunç noktaya gelince, Amerika terörle bu şekilde mücadele edemeyeceğini ve dünya politikasını değiştirmesi gerektiğini anlamalıydı ve bu dünyanın geleceği için bir dönüm noktası olacaktı.

O günlerde Amerika başkanlık seçimlerine gitmekte, uyguladığı politikalarla Amerikan halkına ve dünya vatandaşlarına kan kusturan cumhuriyetçilerin gitmesi, demokratların seçilmesi umuluyordu. Ve seçime az bir süre kaldığında, demokratların kazanacağı anlaşılmıştı. Gelecek kodları sever milliyetçileri değil!

Eski Başkanlar!
Eski Başkanlar!

Gelecekte Amerika ve Başkanlar!

Amerika başkanlık seçimlerine yaklaşmakta ve aday adayları kıyasıya kapışmakta ve demokratların seçimi almasına kesin gözü ile bakılmaktaydı. Dünya için güzel bir haber çünkü demokratların hiçbir zaman cumhuriyetçiler kadar vahşi ve insanlık dışı bir dünya politikası olmamıştı.

Tek kutuplu dünyanın vatandaşları olarak, bizim için seçilecek başkanın beyaz sarayda ne yapacağından çok dünya için ne yapacağı önem taşıyordu. Çünkü dünyanın geleceği Amerika’nın politikasına bağlıydı ve onların ıslah olmasını umuyorduk.

Demokrat partinin aday adaylarından en güçlü isimler bir kadın ve bir zenci, yani biri siyasetçi bir kadın diğeri ise Afrika kökenli ve siyahîydi. Çok şükür ki Amerika’nın başkanı ya bir kadın ya da bir siyahî olması ihtimali çok yüksekti. Bu dünya için büyük evren için küçük bir adım olacaktı.

Cumhuriyetçilerin acımasız ve vahşi dünya politikasından, ekonomik çalkantılardan bıkan Amerikan halkının onları gönderip, demokrat bir kadını veya siyahîyi seçmesinin hem Amerika hem de dünya için hayırlı olması umuluyordu. Gelişmiş bir ülke olmak yani zengin olmakta başa bela olabiliyor. Amerika bir doymuşluk çıkmazına girmiş yiyip yiyip kusuyor, kustuğunu yiyor ve tekrar kusuyordu.

Son zamanlarda yaşanan ekonomik, sosyal ve kültürel durgunluk işte bu doymuşluğun tıkanmasıydı. Amerika gelişti ve tıkandı daha ileriye gidemedi. Gelecek android bir başkanı getirebilir!

Demokratlar mı Cumhuriyetçiler mi?

Dolayısıyla dünya da tıkandı fakir ve zengin ülkeler arasındaki uçurum her geçen gün daha da artıyordu Amerika’nın başına on bir eylülü aratacak, daha büyük felaketlerin gelmesi şaşırtıcı gelişmeler olmayacaktı.

Gelişmekte olan ülkeler de prangalanmışlar, beyinlerine kilit vurulmuş düşünemiyorlar üretemiyorlar, ama onlar adına düşünen beyin yani Amerika da kilitlendi, dünya kilitlendi. Geri kalmış ülkelerin aldatılmış hakları daha da fakirleşmeye eyvallah derken Amerika’da uygulanmaya başlayan ufak kemer sıkma politikaları kitlesel eylemlere sebep oluyordu.

Amerika’nın ve dünyanın bu durgunluk ve kaos ortamından kurtulması için işte bbir sıra dışılığa ihtiyacı vardı. Siyahi veya kadın bir başkan… Siyahî olursa Afrika kökenli ve toplumun ezilmiş kesimini temsil etmesinden dolayı Afrika’da yaşanan sefaleti içinde hissedip varlığı paylaşacağını, kadın olursa da anaç duygularla dünyayı kucaklayıp daha merhametli olmasını umuluyordu.

Başkan’ın kadın olması şeytani, dengesiz ve acemi yönlerinden çekinmemizi gerektirebilir ama eski çapkın tilki ve kurt politikacı Bill Clinton’ın karısı olması dengeyi bulacağını gösteriyordu.

Hangisi seçilirse seçilsin dünyayı ve Amerika’yı yeni bir vizyon bekliyor.  Bu vizyon Amerikanın kara ve kanlı geçmişini ve şimdinin tıkanmışlık ve durgunluk tünelini aydınlatacak, sistemin gerçeğini değil, insanın gerçeğini yaşanacaktı. Ve yapılan tarihi seçimler sonucunda bebek doğdu, Amerika’nın yeni başkanı artık bir siyahîydi.

Seçimden sonra Amerika, kimsenin hayal bile edemeyeceği bir sürece girdi.  Silah sanayine ayırdığı milyarlarca doların büyük bir kısmını fakir ve cahil bırakılmış, üçüncü dünya ülkelerine hibe etmeye başladı.

Dünyanın her yerinde eğitim kampanyaları başlatıldı. Ve her yerden gelen gönüllüler daha adil ve güzel bir dünya için çalışıyordu. Amerika’nın desteklediği bu insanlar bir yönden de Amerika’nın kanlı ve vahşi imajını silmek için tüm güçleriyle hizmet ediyorlardı. Eğitimlerde Amerika’nın vahşi kapitalist bir ülke olduğu imajı silinmeye çalışılıyor ve gençlere insanlığın temel ilke ve değerleri, din destekli olarak aşılanmaya çalışılıyordu.

Dünya birleşiyor!

Tüm dünya, insanlığın daha iyi bir geleceğe sahip olması için gönüllü eğitimciler tarafından karış karış dolaşılıyordu. Din, ırk ve mezhep ayrımı olmaksızın tüm insanların bir olduğu hoşgörüsünü geliştirilerek, insanların bir arada, bir çatı altında huzur ve mutluluk içinde yaşayabilecekleri vurgulanmaktaydı.

Gelecek, Amerika ve Dünya!
Gelecek, Amerika ve Dünya!

Amerika’nın ve onun düşmanlarının döktüğü kanların artık durması gerektiğini, bütün insanların hastalıklı idealizmlerden kurtulup, insancıl ve adaletli bir yolda birleşmesi gerektiği kafalara kazındı.

Eşitlik ve adalet insanlığın son ve en zor yokuşuydu, yokuşun sonunda ferahlık, huzur ve sevgi vardı. İnsanlık bu taşlı yokuşu zevkle, hevesle koşmaya başlamış, geleceğe umutla ve istekle bakmaya başlamıştı.

Kısa sürede dünyanın her yerinde belirgin bir gelişme ve iyileşme görülmeye başlandı. Afrika’daki fakir ülkeler birer birer ayağa kalkıyor, Ortadoğu’daki dökülen kan yerini dostluğa ve kardeşliğe bırakıyordu. Amerika’nın kesenin ağzını açması ile birlikte dünyadaki ekonomik dengesizlikler azalmış, zengin ve fakir arasındaki uçurum derinliğini kaybetmiş ve işsizlik oranları gittikçe aşağılara doğru inmeye başlamıştı.

Gelecek, Amerika ve manevi huzur!

Bunlarla birlikte insanlar arasında dine ve hümanizme yönelim artıyor, mal mülk ve para insanlara çok büyük farklılıklar, üstünlükler getirmemeye başladığından kapitalist zihniyetin çöküşü yaşanıyordu. Bir eşitlik, özgürlük ve paylaşım rüzgârı esiyor ve dünyanın her yerinde insanların yüzüne sıcak bir meltem dokunduruyor, tebessüm ettiriyordu.

Dünya üzerinde tecavüzler, cinayetler, hırsızlıklar ve her türlü ahlaksızlık giderek azalıyor insanların güvensizlik ve korkudan evlerinden dışarıya çıkamadığı o korkunç günler kötü bir hatıra olarak mazide kalıyordu. Güven, sevgi ve dostluk içinde kol kola, omuz omuza insan denizleri dalga dalga köpürüp kaynaşıyordu.

Afrika’nın ayağa kalkmasından sonra Amerika inanılmaz bir şekilde yerle bir ettiği Irak ve Afganistan’ı da destekliyor ve gelişmeleri için hiçbir fedakârlıktan kaçınmıyordu. Dünya huzurlu bir döneme girmişti. İnsanların karnı doyunca kin ve nefret yerini sevgiye bırakmış, terör örgütleri yandaş bulamaz hâle gelmiş, küçük eylemler ile ayakta kalmaya çalışır duruma düşmüşlerdi.

Sömürülmeyi, ezilmeyi ve cehaleti terk eden insan onur ve haysiyetini tekrar kazanmıştı. Bazıları buna uzay çağı sosyalizmi dediler. Zaten gerçek sevgi, aşk sosyalizmde yaşanır.

2023 yılında Tek Dünya’nın oluşumunda çok önemli yeri olan bir olay meydana geldi. Müslüman bir ülke olan Türkiye, uzun süren müzakereler, çetin pazarlıklardan sonra Avrupa Birliği’ne üye yapıldı. Bu olay birleşme önünde dinlerin de bir engel olmadığını gösterdi ve Tek Dünya’ya giden yolda çok büyük bir engel ortadan kalkmış oldu.

Amerika’nın dostu olan ve Avrupa Birliği’nin de desteğini alan Türkiye gelişmeden payını aldı ve çok kısa bir sürede geri kalmış üçüncü dünya ülkeleri çizgisinden çıkarak, dünya üzerindeki büyük güçler arasındaki yerini aldı. Gelecek Amerika’nın başına bir kadını getirebilir!

Avrupa birliğindeyiz!

Avrupa Birliği’ne girdikten sonra da Türkiye, Amerika ile arasındaki sıcak ilişkilerini korudu. Tabii bu biraz da, büyük bir çoğunluğu Amerika’da eğitim görmüş, belki de Amerika tarafından atanmış yöneticilerden kaynaklanıyordu.

Avrupa ve Amerika’nın ortak paydasında olan Türkiye, bu iki gücün daha da yakınlaşması için bir köprü vazifesi gördü. Aslında Türkiye’ye olan bu büyük ilgide 2018’de ortaya çıkarılan zengin petrol ve selenyum yataklarının payı çok büyüktü. Dünya üzerinde kalan petrol rezervlerinin % 60’ının ve Selenyum’un ise % 80’ninin Türkiye’de olduğu ortaya çıkacaktı. Tabi egemenler, bu müthiş zenginliği Türklere yediremezlerdi.

Türkleri savaşla yenemeyeceklerini bildiklerinden, yandaş iktidarları ve her türlü ekonomik, siyasi güçlerini kullandılar. Avrupa Birliği üyeliği karşılığında imzalatılan anlaşmalarla, bu zenginlikte ciddi hisselere sahip olmuşlardı. Yani halk yine aldatılmış ve yine kaybetmişti.

Zaten dinsel birliği olan Amerika ve Avrupa her geçen gün birbirlerine daha da yakınlaşmaktaydı. Hatta atlas okyanusundan geçen tüp geçitle Londra, New York arası yarım saate inecek, iki kıta komşu iki ülke hatta komşu iki şehir haline gelecekti.

Türkiye’nin şansı!

Bu yakınlaşma ve Türkiye’nin sonradan keşfedilen zenginlikleri sayesinde 7. bölgenin yönetimi Türkiye kökenli insanlara verilecekti. Huzurlu geçen senelerden sonra 2045’te gelmiş geçmiş en büyük katliam, en büyük vahşet diye tarihe geçecek olan bir olay yaşandı. Hitler özentisi bir psikopat, üstüne oturduğu nükleer çekirdeği canlı yayında bütün dünyanın önünde Amerika’nın ortasında patlattı ve tüm insanlık dehşete boğuldu.

On binlerce insan hayatını kaybetti. Dünya bir Hiroşima felaketi daha yaşamıştı fakat bu sefer bombayı patlatan Amerika değil dünyanın birleşmesinden adil ve hümanist bir yaşamın kurulmasından korkanlardı. Çünkü yenidünya düzeni uçurumları azaltıp cahil insanların sömürülmesine ve ayrımcılığa izin vermeyecekti.

Teröristlerin yaptığı bu çılgınlıktan sonra Amerika, bütün dünyanın desteğini alarak terörist ülkeleri yerle bir etti. Yine masum insanlar öldü ve terör hiçbir zaman yok edilemedi.

Ayrılıkçı bir terör örgütü ve onun ruh hastası bir militanı yüzünden dünyadaki huzur ve güven ortamı tekrar bozulmuş, Dünya Birliği tehlikeye girmişti. Dünya’yı kana bulayan ve kaosa sürükleyen sömürgeci, emperyalist Amerika değil hasta ruhlu insanlardan oluşan, insanları Allah ile kandırıp sömüren bir terör örgütüydü. Gelecek ülkemize hayırlı olsun!

Gelecek Tek Dünya’nın sonu mu?

Bir şeyler yapılmazsa Tek Dünya adına verilen bütün mücadele ve emek boşa gidecek ve dünya eski karanlık günlerine geri dönecekti. Tek Dünya ütopik bir hayal olarak tarihe gömülüp gitmek üzereydi.

En sonunda beklenen hareket bir Amerikan başkanından geldi. Amerika’nın 53. Başkanı Adam STONE bütün dünyayı Tek Dünya aydınlığına götürecek, ilk kıvılcımı yaktı ve senin anlamını merak ettiğin o sözü söyledi.

“Ben Dünyalı milliyetçisiyim, tek düşmanım uzaylılardır. Bütün dünyayı, acı dolu saldırıları yaşamamak için, barış için, huzur için birleşmeye, Tek Dünya’yı kurmaya çağırıyorum. Gelin aynı yolda, aynı çatı altında buluşalım. Afrikalısı, Rus’u, Türk’ü, Japon’u, Meksikalısı, Müslüman’ı, Katolik’i, Yahudi’si, Ateisti, Budist’i… Gelin birlik olalım, gelin tek olalım.” Adam Stone

Büyük söz!

Aslında bu söz senin gibi bütün dünyayı meraklandırmıştı. Dünyanın birleşmeye gittiği belliydi ama böylesine önemli ve tarihi bir sözün içerisinde, uzaylılar neden geçmişti? Bu, başkanın bir esprisi miydi, yoksa yıllardır görülen fakat bir türlü ispat edilemeyen, UFO denen uzaydan gelen cisimler, canlılar gerçek miydi?

Yoksa Amerika Başkanı’nın uzaylılarla ilgili dünyadan sakladığı şeyler mi vardı? Ve onlara düşman olmamızı gerektirecek kadar tehlikeli miydiler?

Bu sorular yıllarca insanların kafalarını kurcaladı ve hala tartışılmaya devam ediyor. Belki bir gün uzaylılarla temas ettiğimiz hatta içimizde oldukları Dünya Birliği tarafından açıklanacaktır. Fakat bunu ben bile bilmiyorum. Neyse acılardan, savaşlardan ve gözyaşından bıkmış olan toplumlar, milletler, ülkeler bu çağrıya birer birer uydular.

Sınırlarını kaldırıp birleşen ilk ülke Amerika ve Kanada oldu. Daha sonra asırların düşmanı Ege’de yıllarca kedi köpek gibi didişen Türkiye ve Yunanistan uzun müzakerelerden sonra birleşti.

Aşk Makinesi!
Aşk Makinesi!

Gelecek, Hayal bile edilmeyenler!

Birleşmesi hayal gibi gelen iki ülkenin bu adımı, aralarında ciddi sorunlar olmayan ülkelerin birleşmesinin çorap söküğü gibi geleceğini gösteriyordu.

Avrupa Birliği içindeki zaten kaynaşmış ve aynı dine sahip aynı dili konuşan ülkeler  birer birer sınırlarını kaldırarak, kendilerini Tek Dünya rüzgârına bıraktılar. Birleşmeye direnen toplumlar da oldu tabii. Fakat onlar da bunun kaçınılmaz bir olgu olduğunu gördüler ve birleşme rüzgârına doğru çevirdiler yelkenlerini.

Tek Dünya yolunda en büyük direnç Orta Doğu’da İsrail’de yaşandı. Dinsel inançlarının getirdiği aşırı milliyetçilik nedeniyle uzun süre direndiler ve komşusu Filistin’in topraklarını işgal etmeye devam ettiler. Tam 15 sene sürecek kanlı bir süreçten sonra dünyaya karşı verdikleri savaşı kaybederek Tek Dünya’ya katıldılar.

2075 yılında dünya 7 bölgeye ayrıldı. Bu bölgeler Dünya Komitesi tarafından onaylanan ve seçim ile gelen yönetimler tarafından idare edilmeye başladı. Fakat bu yedi bölge bir ayrılığı veya farklı ülkeleri değil, dünyanın daha kolay yönetilmesi için bir görev paylaşımını; yani dünyanın eyaletlerini tanımlıyordu. Gelecek ve birleşme başlamıştı!

Gelecek ve bugün!

Ve bu güne yani 2100’e geldik. Artık bölgesel isyanlar dışında eskisi kadar kan dökülmüyor. Gelir dağılımı daha adaletli, dünya kaynakları dünyalılar tarafından daha adil paylaşılıyor. İnsanlar daha inançlı ve ahlaklı. Açlıktan ölen, yaşasa bile bedenini veya ruhunu satarak yaşayan insanlara rastlayamıyoruz artık. İnsanlar daha güvenli ve terör tehlikesi bir numaralı güvenlik problemimiz olmaktan çıkmış durumda. Artık her insan barınma, beslenme ve üreme hakkına sahip oldu. Bir de şu başımızın belası isyancılar olmasa…

İsyanları neden? Şu anda dünya, tarihinde görülmemiş kadar dengeli. Zengin ve fakir arasındaki uçurum daha düşük seviyededir. İnsanlar arasında daha iyisi için, daha güzel bir dünya için ve bunda rol alabilmek için tatlı bir rekabetten başka bir çekişme kalmamış. Fakat bu düzen sonsuza kadar sürer mi bilinmez.

Dünyada ne baki kalmış ki Osmanlı İmparatorluğu bile 600 senelik bir hükümdarlıktan sonra çökmüş. Ne de olsa bu dünya geçici bir eğlenceden ibarettir ve her şey son bulacaktır. Bundan sonrası insanın kıyametidir.

Amerika bile dünyadan silindi gitti. Gerçi bunu kendisi yaptı. Yeni düzende söz sahibi olabilmek, yaşayabilmek için yaptı çünkü hiçbir şeyin baki kalmayacağını onlarda biliyorlardı. Neyse ki bu dünyanın yararına oldu. Bizim yapmamız gereken; insanların bu huzur ve zenginlik dünyasının tadını biraz daha çıkarmalarını sağlamak.

Tek Dünya’yı paylaş!

Bunun içi Tek Dünya’nın temel ilke ve değerlerine sahip çıkmalı ve tüm dünyalılara anlatmalıyız.

Sistemi daha iyiye daha güzel götürecek olan da sizlersiniz, Tek Dünya’nın çocukları olan sizler. Ayrıca görevimiz hayra ve barışa yönelik işler yaparak, bu dünyaya öldükten sonra da hayırla anılmamızı sağlayacak eserler bırakmaktır.”

Babam koltuğa yaslanıp konuşmasına kısa bir ara verdi. Sonra elini cebine atıp cüzdanından çok eski gibi gözüken biraz yırtılmış ve sararmış bir kâğıt çıkardı. “Bak bu benim rahmetli dedemin yıllar önce çizmiş olduğu bir karikatür dünyanın geleceğini nasıl da görüvermiş,” deyip kâğıdı bana uzattı.  Eski bir hazine haritası gibi solmuş kâğıttaki çizime uzun uzun baktım. Sonra babam devam etti. Dedem Amerikan emperyalizminin ne boyutlara geleceğini görmüştü ama dünya Amerika’nın değil insanın gerçeğini yaşayacaktı. Karikatürde Amerikan bayrağı şeklindeki bir gömlekten çıkmış bir el ülkeler arasındaki sınırları dev bir silgiyle siliyordu

İnsanın gerçeği nedir? Bu da ayrı bir muamma, insanın doğasına, yaradılışına ve vicdanına ters düşmeyen her şey insanın gerçeğidir. Hiçbir dine, hiçbir inanca bağlı olmayan, hatta Allah tanımayan bir insan bile gerçeğine aykırı davrandığında vicdanında o yakıcı ilahi sızıyı hisseder ama bazıları bunu es geçer. Gelecek ve paylaşım insanın gerçeğidir!

İnsanın gerçeği nedir?

Ama Dünya kaynamaya devam eden bir kazan… İnsan insandır evladım; ihtirasları ve hırsları hiçbir zaman bitmez. Bu düzenden dahi rahatsız olanlar olacaktır. Kendilerini tatmin etmek için bölüp parçalayıp kendi hegemonyalarını kurmak isteyenler, karşılarında bizi; yani bu sisteme inananları bulacaklar. Bu sistemi sizin için yaşatmak zorundayız, sizin için!

Bu aynı zamanda Allah’ın üzerimize yazdığı ilahi bir görevdir, tek din, tek millet ve tek dünya! İşte oğlum Tek Dünya’nın hikâyesi bu,” diyerek babam konuşmasını ve yemeğini bitirdi.

Biraz kafam karışmış, aynı zamanda da heyecanlanmıştım. Balkondan içeriye boğazın rüzgârı esiyor ve yüzüme hafif hafif dokunuyordu. Gözbebeklerimde parlayan akşam güneşi, kızıllaşmış batıyor ve ufuk renkten renge dolanıyordu.

Bu dingin atmosfer bir yanımı huzura, babamın anlattıkları da diğer yanımı karmaşaya ve heyecana götürmüştü. Evet, Tek Dünya’yı yaşatmalıyız ve bunda benim de payım olmalı. Babama destek olmalıyım, çocuklarımın dünyanın o rezil günlerine geri dönmemeleri için evet bunu yapmalıyım!

Gelecek ve İnanılmaz değişimler!

Babamın anlattıklarına göre dünya inanılmaz değişimler yaşamış. Ne kadar da doğrudur değişmeyen tek şey değişimdir sözü. Zaman aktıkça değişim değişmeye devam edecek.

Belki Dünya bölünüp parçalanıp eski hâline dönecek, belki de birleşme daha da büyüyecek ve ilerde uzaylılar ile uzay birliği kurulacak, ‘Tek Uzay’ diye gülerek kendi kendime düşündüm. Gidip de görenin görüp de dönen olmadığı gelecek nasıl da heyecanlandırıyor insanı.

Yine derin derin düşüncelere dalmıştım, artık hiçbir şeye olmaz demem. İnsanoğlu hayal edebiliyorsa gerçekleştirebilir çünkü her şey bir hayalle başladı. Yıllar önce hayal ürünü olan bilimkurgu filmlerine konu olan şeyler şimdi gerçeğin ta kendisi. Bundan 20 yıl önce ışınlama kabini diye bir şey icat edilecek denseydi kim inanırdı?

Mutlu, huzurlu ve tok insan neden düzenini bozmak istesin. Doymak bilmeyen aç gözlü insan, Allah’mış gibi kibirli bir dahi gibi dolaştıkça yer yüzünde, barış çok uzaklarda olacak. Ekonomik dengesizlikler, insanlar arası uçurumlar arttıkça düzeni yıkmak isteyenler her zaman var olacaktır.

Bir süre sonra Kız Kulesi’nden ayrıldık. Yeni bir ışınlama macerasından sonra evimize ulaşmıştık. Annem yemek hazırlamış, heyecanla kocasını ve oğlunu beklemekteydi. Yemekten geldiğimizi duyunca babama ,“Yine mi dışarıda yemek yedin? Senin evin yok mu be adam?” diye bağırıp çağırmaya başladı. Gelecek ve değişim tek kaçınılmaz gerçek!

Gelecek ve Kadınlar!

Babam bana dönerek tebessüm etti ve “Kadın milleti 2085 yılına gelsen de aynıdır işte Melih, deniz gibidir onlar; bazen dalgalı bazen durgun…” dedi.

Sonra anneme dönerek, “Ne yapalım hanım, oğlumla baş başa dertleştik, söyleştik. Ne var bunda? Senin güzel yemeklerini de yarın akşam yeriz,” diyerek onu yumuşattı. Sonra, ben onları baş başa bırakarak odama çekildim.

Dağınık yatağımın üstüne atladım. Sırt üstü yatarak, siyaha boyayıp üstüne fosforlu yıldızlar yapıştırdığım tavanı seyretmeye başladım. Orası benim beton gök-yüzüm, uzayım ve göz kapaklarımın ardındaki dünyanın örtüsüdür.  Elimi havaya kaldırıp şaklattığım gibi odamdaki her şeyi yattığım yerden yönetebildiğim kumanda panosu, birkaç tıslamayla önüme geliverdi.

Panoyu kullanarak müzik setime eskilerden kalma romantik CD koydum. Oldukça duygulanmış, hüzünlenmiştim. Sonra babamla geçen güzel günümüzü ve onun anlattıklarını düşünmeye daldım.

Bu arada geçenlerde yaptığım bir resme takıldı gözüm, daha önce bu kadar anlamlı ve güzel gelmemişti.

Resim; büyük ve güzel bir göz, gözün ortasına yerleştirilmiş kurumuş bir gül ve gözyaşlarından oluşuyordu. Çizerken hiç düşünmemiş, rastgele içimden geldiği gibi bir şeylerdi.

Gelecek, Fırçanın anlattıkları!

Ama şimdi uzaktan bakınca fırçamdan neler çıktığını anlıyordum. Meğer kalemimin çizdiğini gözüm görmemiş. Göz; onun gözüydü, yeni ayrıldığım sevgilimin… Gül; ayrılırken ona verdiğim… Şimdi kurumuştur ve gözyaşları; ayrılırken  gözlerinden akan yaşlar…

Gelecek ağlayan göz ve gül!
Gelecek ağlayan göz ve gül!

Bu duygusal yoğunluk anlarından sonra resmin ismini ‘Gül Yaşları’ koydum. Açacağım sergide baş eserim olacaktı. Çünkü terk ettiğimiz sevgiyi ve ona geri dönmem gerektiğini göstermişti. Gözlerim gibi gönlümde körmüş meğer.  Bir portreci olarak diyorum ki,

Kalbi beyni denize at.

İnsan gözde

Göz gönülde

Gönül sevince

İnsan insan oluyor.

Hemen yataktan kalktım, içim kıpır kıpır, biraz heyecan, biraz da endişe içinde, Şisu’yu aramak için kumanda panosunun görüntülü arama modunu açtım.

Cesaretimi topladım, kendimi tokatladım ve aradım. Telefonu defalarca çaldıktan sonra açtı, sesi biraz kötüydü. Benim sesimi duyunca daha da kötü oldu. Yüzünü görmek istedim ama dijital görüşme talebimi kabul etmedi. Gelecek sanatı öldüremez!

Birazda AŞK!

Evet, naz yapma sırası ondaydı. Kafamdaki karmaşayı bir türlü toparlayamadığımdan ona yeterince ilgi gösterememiştim, ilişkimizi o bitirmiş olsa da en büyük suçlu bendim. Kimseyi terk edemediğimden ne yapar ne eder beraber olduğum insanı usandırıp, kendimi terk ettiririm ama asla geri dönmezdim.

Tabii duygusal zekâları bizden yüksek olan kızların doğasına uygun olarak, bu kozunu iyi kullandı ve dakikalarca beni yalvarttı. Yaptığım bin bir türlü şaklabanlık ve en güncel esprilerle yüzünü biraz güldürmüştüm. Bir de ona yazdığımı söylediğim duygulu şiiri okuyunca, bana buluşma randevusu vermekten başka çaresi kalmamıştı.

Boğaz kıyısında klasik mekanımızda buluştuk. Güneş batmak üzereydi. Karşıdaki dev gökdelenler kızıl bir sise girmiş koca dağlar gibiydiler, güneş kızarmış, uykuya dalıyor, ufuk renkten renge boyanıyordu.

Az sonra Şisu belirdi kızıl güneşi arkasına alarak, süzülüverdi yanıma ve gözleri aydınlattı akşam karanlığını. Hemen ona sarıldım ve oturup seyretmeye koyulduk güneşin batışını…

Ama Şisu hiç konuşmuyor, yalnızca buz gibi soğuk kısa kısa bakışlar atıp kafasını çeviriyordu. Tepeden tırnağa sabırdı hayat ve sabırla bekliyordum. Beni o terk etti ama dayanılmaz şımarıklıklarım ve çapkınlıklarımla ona hayatı zindan edip başka çare bırakmamıştım. Sırf bencil duygularımı tatmin etmek için… Oysa ne de kıymetliymiş onun sevgisi, kaybetmeden akıllanmaz ki bu deli kan, şimdi nasıl da pişman, nasıl da perişan.

Bu hâli beni öyle üzmüştü ki kendimden biraz taviz vererek ona şu ana kadar hiç söylemediğim bir şeyi söyledim. Bütün samimiyetimle; “Seni seviyorum Şisu, gerçekten seni seviyorum,” dedim.

Şisu ile mutluluk!

Birden o güzel gamzesi bir papatya gibi açtı, ılık bir tebessümle içime aktı. “Ben de seni seviyorum aşkım,” diye kulağıma fısıldadı ve bana sarıldı. Eridim o an… Dünyalar benim olmuştu. Tabii o da her kadın gibi güvenli bir limanda olmak istiyordu.

“ Bak Melih ben bir daha ayrılmaya dayanamam, kararını ver, artık geleceğimizi konuşalım.” Bu evlilik imaları bende soğuk terlere neden olsa da o anki huzuru ve içimdeki muzuru bozamazdım.  Birbirimize sarılıp saatlerce oturduk boğaza karşı. İçim içime sığmıyordu. Ona dönüp buğulu bir ses tonuyla “Biliyor musun sevgilim, eğer Tek Dünya kurulmasaydı. Şimdi benden binlerce kilometre uzakta Cape Town’da olacaktın! Teşekkürler Tek Dünya! Teşekkürler seni kuranlara!” dedim. O da gülümsedi ve “Teşekkürler canım bizi buluşturan her neyse… Ona teşekkürler!” dedi.

Sonra ayağa kalktım, bir delilik yapmalıydım. Çılgın gibi koşarak biraz ilerideki küçük tepenin üstüne çıktım ve bütün gücümle bağırmaya başladım.

“ Seni seviyorum Şisu, seni seviyorum…

Yaşasın Tek Dünyaaaaaa, Yaşasın Dünyalılaaaaaaar!..”

Havanın kararmasıyla bu unutulmaz güzel anlar da bitiyordu. Son buseler verilip son bakışlar atıldıktan sonra ayrıldık. Tatlı bir huzur coşkulu bir mutlulukla evime doğru yola koyuldum. Neşeli bir yolculuktan sonra yedinci bölge yöneticilerinin kaldığı evimizin bulunduğu üç yüz elli katlı apartmanın girişine varmıştım. Gelecek değiştirir mutluluk seviştirir!

Gelecek ve Amerika! Bir şeyler olacak

Güvenlik görevlileri birkaç tarama yaptıktan sonra üzerimdeki magnetik kalkanı kaldırdılar. Birkaç dakika sonra evimde, çok sevdiğim odamda bilgisayarımın başındaydım.

Birkaç bilgisayar oyunu, birkaç eski arkadaş sohbetinden sonra benim metalik mavi renkli arkadaşım, evimizin demir baş robotu K-7278’le oturup satranç oynamaya başladık.

Mikroçipleri ile yüzlerce hamleyi hesaplayabilen mavi dostum beni çok zorladı ama insan zekası ve yaratıcılığıyla dayanamadı ve sonunda mat oldu. Satranç masasını koltuk altına verip onu gönderdim.

Daha sonra oyundan kalkıp son tabloma birkaç fırça darbesi atıp onu şöyle biraz uzaktan izlemeye başladım. Rastgele başladığım tablo nasıl da anlamlı hâle gelmişti.

Ressamlar aslında hep kendini çizer derler. Gerçekten bu tabloda içim dışıma çıkmış diye gülümseyerek düşündüm.

Üstte sanki bir tepenin üstünde duran benim kafam ve tuvale serpiştirilmiş birkaç kadın. Kızlar yaşadığım ilişkileri temsil ediyordu. Ve sağ alt köşede siyah saçları yüzünü kapatmış gizemli bir kız, galiba o da hayatımın kadınıydı yani Şisu muydu? Anlamı her neyse bir eser bırakmak ve sanatın ferahlığında nefes almak, işte mutluluk…

Bu sarmaşık oyun

günah, sevap

ve her türlü hesap.

 

Ne varsa yaşamla ilgili

Şu hayat denen sevgili

Hepsi gelip geçer.

 

Bir eser bırakmalı, bir eser…

Gelecek, Bir şeyler oluyor!

Tam her şey ne güzel, hayat ne güzel, sevmek en güzel diye düşünüp, her şeyin bu kadar yolunda gitmesinden de ürperirken. Bütün dünyam, annemin çığlık çığlığa odama dalmasıyla bir anda değişi verdi.

Bir yandan ağlıyor bir yandan da bağıra bağıra, “ Yandım ben yandım kızım, kızım benim, ahhh yavrum, hep bu babanın işleri yüzünden, gitti kızım gitti!!!” diyordu.

Hemen yerimden fırlayıp, omuzlarından tutup gözlerine bakarak, “ Ne oluyor anne, ne oluyor?” diye bağırmaya başladım. Annem biraz sakinleşip, “ Oğlum, Zeynep’ten kızımdan sinyal alamıyorlarmış, nerede kızım, isyancılar mı kaçırdı, öldü mü, kaldı mı bilmiyoruz !” dedi gözyaşlarına boğularak. Böyle gergin ve duygusal anlar yaşarken K – 7278 hızlıca yanımıza geldi.

Yüzündeki insanmış gibi üzgün bir ifadeyle, “Ama efendim nasıl olur? Görüntü hafızama göre Zeynep sadece 1 saat 45 dakika 16 saniye önce 4. salonda müzik dinleyip çılgınca dans ediyordu, bakın!” dedi ve avuç içini açarak üç boyutlu ışın huzmesinde Zeynep’in 4. solanda dans edişini gösterdi. Bizim ev 16 dev oda 4 salon, bir sürü yatak odası, onlarca banyodan oluşan gökyüzüne kurulmuş, saray gibi bir apartman dairesidir.

Zeynep burada bile olsa bulması öylesine zorken, sinyalsiz dünyanın herhangi bir yerinde ise, onu bulmak kumsalda kum tanesi aramak kadar zor. Birlik mührü hepimizin koluna kazınmıştı ve dünyanın her yerinde yerimizi tespit etmelerini sağlıyordu.

Kız kardeşi aramak!

Hatta yerin yüzlerce metre altında bile sinyal verebilirken bu kadar kısa sürede Zeynep’in kolundan nasıl çıkmıştı? Mührün çıkması için kolundan derisinin kazınması gerektiği aklıma gelince yüzüm bembeyaz olmuş, kafamı kollarımın arasına alıp aklıma gelen korkunç şeylerin olmaması için dua etmeye başlamıştım.

Annem daha da telaşlı bir hâlde gözyaşları içinde “ Ahhh! Kızımı evimden aldılar, hep bu babanın işleri yüzünden evimden aldılar güzel kızımı,” diye bağırmaya devam ediyordu.

Kedi köpek gibi sürekli birbirimizi yediğimiz, onun sorumsuz ve isyankâr davranışları yüzünden her gün kavga ettiğim kardeşim… Yaptığı çılgınlıklar ve gezip tozduğu erkekler yüzünden bana kıskançlık krizleri geçirten kız kardeşim… Birden öyle kıymetli ve vazgeçilmez hale gelmişti ki.

Gözümün önünden bütün çocukluk anılarımız, beraber büyümemiz acı, tatlı günlerimiz kavgalarımız, sevinçlerimiz birer birer geçiyordu. Annem bir koltuğa yığılı verdi yarı baygın kendi kendine söyleniyor, ben de elini yüzünü silip teselli etmeye çalışıyordum. Bir buçuk saat önce buradaysa fazla uzaklaşmış olamazdı. Bir şeyler yapmalıyım, bir şeyler diye düşünüyordum.

Tam o sırada babam yanında birkaç birlik muhafızı ve güvenlik müdürü ile eve geldi. Hemen anneme sarıldı ve merak etmeyin Zeynep’i bulacağız dedi. Güvenlik müdürü, “ Efendim Zeynep iki saat önce apartmana giriş yapmış, kameralara bakın asansöre giriş görüntüleri var, buralarda olabilir ama neden sinyal alamadığımızı hâlâ çözemedik. Annem, “ Çok şükür ya Rabbim, kızım buralarda ama nasıl sinyal alınmaz kolunu mu kestiler kızımın derisini mi kazıdılar? “ diyerek yine gözyaşlarına boğuldu.

Gelecek, Kime güvenelim!

Babam “ Hayır, buradaysa ona hiçbir şey yapamazlar dünyanın en güvenli yeri burasıdır,” diyerek annemi teselli etmeye çalışıyordu. Zeynep iki saat önce apartmana giriş yapmış ve şu anda bizim evde bir yerdeydi. Zaten robotumuz Zeynep’in bir saat kırk beş dakika önce bizim dairede olduğunu göstermişti.

Peki Zeynep beş bin metrekarelik dairenin neresindeydi? Oturup uzun uzun düşünmeye başladık. Nerden başlayıp, nereye bakacağımızı bilemiyorduk. Görevlendirilen onlarca birlik muhafızı tüm daireyi aramaya başlamıştı. Biz de tek tek ayrılıp her yere bakıyorduk.

Tek tek bütün odalara bakıyor benim minyon kardeşimin girebileceği her kuytu köşeyi tarıyorduk. Aradan saatler geçmesine rağmen hiçbir ize rastlayamadık. Sinirler gerilmiş robotlar bile bitkin gözüküyordu.

Ben de yorgunluktan bitmiş hâlde odalardan birinde oturup bakışlarımı karşı duvara diktim ve gözümü kırpmadan cansız gibi oturmaya başladım. Karşı duvara boş boş bakarken, antika bir sehpanın üzerinde, kardeşimle beraber çocukken çekilmiş, bir birimize sarılıp sırıttığımız sevimli fotoğraf, gözüme takıldı.

Fotoğrafı görünce çocukluk anılarımıza dalı verdim. Onunla haylazlıklarımız, koşturmacalarımız, kırıp döktüğümüz eşyalar, boyayıp ta annemden dayak yediğimiz duvarlar birer birer gözlerimin önünden akıp gidiyordu. Bunları düşünürken beynime yıldırım düşmüş gibi aydınlanıverdim. Zeynep’le bir gün saklambaç oynarken bulduğumuz, gizli bölme aklıma geldi.

Gelecek ve hatıralar!

Bu odayı kardeşimden saklanmaya çalışırken tesadüf eseri bulmuştum. Odalardan birinde büyük ahşap bir dolabın içine girmiş saklanıyordum. Karanlıkta arkama yaslandığımda, nasıl olduğunu anlamadan küçük bir kapı açılı verdi.

Karanlığın içine karanlık bir kapıydı açılan. Ve oradan açılan tünelde aşağıya doğru kaymaya başladım. Nereye çıkacağı meçhul bu boşlukta korku içinde hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bir yolculuk yaşamıştım.

Tesadüf eseri sürüklendiğim bu heyecanlı ve ürkütücü yolculuk, bir sürü dev kitap rafının sardığı, loş ışıklı her yeri antika eşyalarla dolu bir ofiste sona ermişti.

Ortada duran ve üzerinde karmakarışık kağıtların bulunduğu masaya baktığımda babamın yazılarını görünce, onun gizli ofisinde olduğumuzu anlamıştım. Hemen aynı yoldan çıkıp kardeşime bu yeni keşfimi haber verdim.

Daha sonra onunla birlikte oraya tekrar gidip her tarafını kurcalamış fakat sayfalarca anlamadığımız yazılardan, tuhaf resimlerin olduğu kitaplardan başka bir şey bulamamıştık. Babamın çok sinirleneceğini bildiğimiz için bu yaramazlığı yıllarca ne ona ne de anneme söylememiştik. Zaman zaman ortadan kaybolup yalnız kalmayı seven kardeşim, acaba orada mıydı?

Gelecek ve Gizli Oda!

Birkaç odayı dolaştıktan sonra gizli bölmenin olduğu odayı hatırladım. Dev dolaba girerek karanlıkta sırtımı sürte sürte gizli kapının olduğu yeri bulmaya çalıştım. Dakikalar süren bir uğraştan sonra sırtımda bir boşluk hissettim, kapı benden önce açılmıştı. Kendimi hiç düşünmeden tünelin boşluğuna bırakı verdim.

Tünelden çıktığım gibi dev kitap raflarının arasından geçip, odanın merkezindeki ahşap kocaman ayakları olan büyük masaya doğru ilerlemeye başladım. Yıllardır girmediğim odada hiçbir şey değişmemiş her şey aynı gibiydi. Birden masanın üstündeki kağıt yığının arasından aşağıya sarkan bir kol gördüm.

Korkudan kalbim göğsümü yırtacak gibi atıyordu. Koldaki ejderha figürlü dövmeyi görünce kardeşimin kolu olduğunu hemen anlamıştım. Korku içinde açılmış gözlerle manzarayı anlamaya çalışıyordum. Kardeşimin yüzlerce kağıdı battaniye gibi üstüne çekip de orada yatışı nedendi? Baygınlıktan mı hareketsiz duruşu yoksa ölmüş müydü?

Bir anda gözlerim doldu. Hemen üzerindeki kağıtları atıp yüzünü çevirdim. Gözleri kapalı derin bir uykuda gibiydi. Nabzına baktım çok şükür yaşıyordu. Biraz salladım tokatladım, homurdanarak gözlerini yavaş yavaş açmaya çalışıyordu.

Yüzünü dönmesiyle berbat bir alkol kokusu hissettim. Masanın altına baktığımda da iki kırılmış viski şişesi ve onlarca sigara izmariti duruyordu.   Çılgın kardeşim yine alkol komasına girmiş tamamen dağılmıştı. Aslında bu alıştığımız bir durumdu ama ondan neden sinyal alamıyorduk?

Gelecek, İsyan dövmesi!

Sonra kolunu çevirip birlik mührüne baktım. Birlik mührü sanki kazınmış üzerine başka bir yazı çekilmişti, elimle ovalayıp çıkartmaya çalıştım ama çıkmadı. Yazı dövme gibi kazınmıştı, şimdi Zeynep’ten neden sinyal alamadığımızı anlamıştım. Yazı büyük İ ve büyük P harflerinden oluşuyordu.

Yakından baktığımda bu harflerin de yüzlerce küçük harften oluştuğunu gördüm ama o kadar küçük yazılmışlardı ki kartal gözlü olsam da okuyamazdım.  Birden İP’nin isyancılar partisinin baş harfleri olduğu aklıma geldi. Tüylerim diken diken olmuştu. ‘Aman Allah’ım!’ isyancılar evimize kadar girip kardeşime bunu nasıl yapabildiler, yoksa hâlâ buradalar mı?

Yerinden fırlayacakmış gibi korku içinde bakan gözlerle etrafımda tam tur dönerek odayı incelemeye başladım. Her şey eskisi gibiydi. Fakat dev kitap raflarının arasındaki karanlık yolda, neon lambaları gibi derinden ama gözü alan mor bir ışık fark ettim. Bir tarafım hemen oradan çıkıp güvenli bir yerde ferahlamak istiyordu, bir yanım da korku, merak ve heyecan karışımıyla ışıldayan şeye çekiliyordu.

İsyancıların Radyoaktif İzleri!

Sürekli arkama bakarak mor ışığa doğru yürümeye başladım. Ağzım kurumuş, kalbim beynimin içinde gibi atıyor ve ayaklarım titriyordu. Rafların girişi karanlık ve aydınlık bir çizgiyle ikiye ayrılmış gibiydi. Bir anda çizgiyi geçtim ve ışıldayan şeyi tuttuğum gibi kendimi aydınlık tarafa attım.

Işıldayan şeyin, bir serum torbası dolusu kan olduğunu görünce, hemen tiksinerek yere fırlattım. Bu asilerden birinin kanı olmalıydı. Işıldayan şeyler, torbadan sızmış olan kandaki radyoaktif parçacıklar olmalı. Eğer bu asilerin kanıysa neden izleme sistemi sinyal almamıştı?

Bu sorunun cevabını öğrenebilmek için torbayı babama ulaştırmalıydım. Hemen cüzdanımdan ışın geçirmeyen kurşun takviyeli kompozit bir bez çıkardım. Torbayı güzelce sardım ve rafların arasında bulduğum eski bir çantaya koyup yanıma aldım. Sızan kandan yayılan radyoaktif ışınlar bize zarar verebilirdi hemen odadan çıkmalıydık.

Çanta, ben ve Zeynep gizemli odada gizemli sorularla baş başaydık. Babamın görmemesi için etrafı toparlayıp temizledim ve Zeynep’i sırtlayıp zorlu bir yolculuktan sonra gizli odadan çıkarttım. Çıktığımız gibi bir banyoya girip elini yüzünü buz gibi su ile yıkayıp biraz kendine getirmeye çalıştım. Biraz da temiz hava aldıktan sonra dengesiz de olsa ayakta durabiliyordu. Koluna girdim, düşe kalka, onu babamın yanına götürmek için bütün evi oda oda dolaşmaya başlamıştık.

Onu bulduk ama başka neleri kaybettik?

En sonunda babamı odalardan birinde birkaç birlik muhafızı ile birlikte hararetli bir şekilde konuşurken buldum. Odaya girdiğimiz gibi babam birden sustu ve ikimize duygulu duygulu bakmaya başladı, gözlerini kısmış olanları anlamaya çalışıyor gibiydi.

Hızlıca yanımıza geldi ve Zeynep’i kucaklayıverdi. “Ah canım kızım, nerelerdesin sen, bizi çok korkuttun,  çok bitkin gözüküyorsun ne oldu sana böyle!” dedi.

Ben hemen söze girdim, “ Şey baba odalardan birinde masanın altında uyumuş kalmış Zeynep, ben hemen oradan alıp size getirdim, biraz hâlsizdi ama şimdi bir şeyi yok, ” dedim. Babam tekrar sordu “ Ne oldu kızım sana? ”. Zeynep sallana sallana pervasız tavırlarla, “ Ne bileyim uyuya kalmışım işte oralarda bir yerde,” dedi.

Babamın anlı genişledi kaşları çatıldı tam Zeynep’i haşlamak üzereydi ki yine ben araya girerek, “ Baba boş ver Zeynep’i bilmiyor musun? Yoruldu mu atar kendini bulduğu ilk yere,” dedim.

Gelecek, Kodları çözmek!

“Kolundaki birlik mührüne ne yaptın? Bu kadar yakındayken neden senden sinyal alamadık?” diye babam sordu endişeli ve öfkeli.   “ Baba Zeynep’in koluna baksana sanırım başımız belada!” dedim titrek bir ses tonuyla.

Babam Zeynep’in kolunu hızlıca çekip birlik mührüne baktı, gördüğü şey karşısında donakalmış, selektör gibi açılmış gözleri mühre odaklanmıştı.

O anda bunu söylemek çok zor olsa da bulduğum serum poşetini göstermeliydim. Hemen çantayı açıp bohça gibi bağladığım kan torbasını çıkardım. Torbayı babama uzatarak “Birde bunu buldum, bir kan torbası asiler düşürmüş olmalı, radyasyon geçirmeyen bezle sarıp size getirdim,” dedim ürkek bir ses tonuyla.

Bunu da duyduktan sonra, babam ellerini saçlarının arasına alıp arkasını döndü,  “ Allah’ım bu nasıl olabilir, burnumuzun dibine kadar nasıl girerler, dünyanın en güvenli yeridir burası, hainler mi hançerliyor bizi yoksa asiler bu kadar kuvvetlendi mi yer altında, lağım çukurunda? ” dedi derinlerden gelen bir ses tonuyla.

Gelecek ! İkinci Kurutuluş Savaşı!

Babam hemen toparlandı ve bir komutan edasıyla talimatlar yağdırmaya başladı.

“ Hemen bir uzman getirin bu yazıyı çözdürün ve şu torbaya da baksınlar,” dedi. Babam bir ileri bir geri yürüyor eli çenesinde sürekli düşünüp, piposunu elinden düşürmüyordu. Yaklaşık on dakika sonra bir yazı uzmanı ve nükleer fizikçi geldi. Hemen çalışmaya başladılar. Mercekler, tarama ışınları, birkaç kitap karıştırma ve dozimetre ölçümlerinden sonra işleri bitmişti.

Önce söze nükleer fizikçi başladı. “Efendim, kanın içinde asilerin kanına enjekte ettiğimiz radyoaktif parçacıklara rastladık,” dedi.

Babam, fizikçi daha sözünü bitirmemişti ki hepimizi titreten bir ses tonuyla “Onu bende biliyorum kardeşim! Nasıl oldu da onlardan sinyal alamadık onu söyle,” dedi.

Fizikçi ezilip büzülerek devam etti;

“Efendim asiler yakalanmamak için kanlarını değiştirmişler sanırım, temiz kanı nasıl bulduysalar? Gerçi kanlarını değiştirseler de hücrelere yerleşen partiküller düşükte olsa sinyal verirdi. Sanırım ağırlığına katlanıp kurşun takviyeli elbiseler giydiler,” dedi.

Gelecek, isyancıların peşinde!

Ben hemen söze girdim ve “Peki kan torbasından neden sinyal alamadık?” diye sordum.

Fizikçi; “Evet efendim torbayı da inceledim. Asiler torbayı kurşun takviyeli polimer bir zarla kaplamışlar, ışın geçirmesi mümkün değil. Ayrıca sızan az miktarda kan sensörleri uyaracak kadar radyasyon yaymaz. Muhtemelen dozimetre ölçümü yaptılar ve yüksek sinyal veren birinin kanını değiştirdiler ve kaçarken düşürdüler,” dedi.

O anda Zeynep kan donduran bir soğukkanlılıkla ‘Evet bana damardan çaktılar,’ dedi.

Fizikçi; korku dolu gözlerle “Evet Zeynep’ten bir iki litre kan alıp kendi kanlarını seyreltmiş olabilirler” dedi.

Bunu duyan babam Zeynep’in kolunu tutup hızlıca kendine çekti. Ve susup gözlerini kapadı, sanki gözkapaklarının arkasında ağlamaktaydı. Hem kızından kan alındığını hem de eroin kullandığını anlamanın verdiği derin acının gizlenişiydi bu, aslan gibi bir başın, kartal gibi gözlerin ardında…

Konuşan gözler!

Babam gözlerini Zeynep’e dikip binlerce ağır söz söyler gibi baktı ve bize dönüp “Bunları sakın annenize söylemeyin! Zeynep, bunu seninle sonra konuşacağız,” dedi.

Hemen sonrasında yazı uzmanı devreye girdi ve yazıda anlatılanları karaladığı kağıdı güvenlik müdürüne uzattı.

Müdür kağıdı eline alarak yavaş yavaş derin bir ses tonuyla okumaya başladı. Dünya durmuş, zaman durmuş, sanki tüm yaşam bir tarafa çekilmişti. Yalnızca biz ve o kağıt parçası vardı evrenin merkezinde.  Herkes pür dikkat kesilmiş, müdürün azından çıkacakları bekliyordu.

Müdürün elindeki kağıtta şunlar yazıyordu;

“ Eşit, adil, yeni ve Tek bir Dünya adı altında kurduğunuz yeni düzen milletimizi, kültürümüzü ve tarihimizi elimizden aldı. Eşitlik ve adalet getireceğiz deyip sırça köşklerde saltanat kurdunuz. Zenginliğimizi ve gücümüzü alarak sözde dünyalılara dağıttınız. Geliştik ve değiştik artık. İsyancılar Partisi yer altından çıkıyor. İtaat etmeyeceğiz, teslim olmayacağız. Bunu okuyorsanız size şah damarınızdan daha yakın olduğumuzu gördünüz. Çöküşünüz başlıyor, direniş başlıyor, Tek Dünya’nızı yıkacağız, varlığımızı geri almak için geliyoruz, savaşacağız. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Saltanatınız bitiyor, liderimizi almaya geliyoruz.”

Şimdi ne olacak?

Müdür yazıyı okumayı bitirdi, şaşkın ve korkmuş gözlerle babama bakmaya başladı. Herkes mahşer meydanındaymış gibi bembeyaz kesilmiş şaşkın şaşkın birbirine bakıyordu. Babam soğukkanlı ve kendinden emin bir tavırlar ellerini birleştirip dev bir yumruk yaptı. Sonra herkesin yanındakinin elini tutup havaya kaldırmasını istedi böylece inancımızı, bütünlüğümüzü gösteren birlik halkasını oluşturmuş olduk.

Daha önce de zor günlerde yaptığı gibi oluşturduğumuz birlik halkasının ortasına geçip “ Evet şimdi herkes sakin olsun, işte bizim bu birliğimizin karşısında hiçbir gücün şansı yoktur, şimdi Dünya Birliği Yedinci Bölge yöneticilerinin hepsini buraya çağırın,” dedi.

Sonra yürümeye başladı kafası önde ve derinlerden derinlere dalarak yürüyordu. Bizde peşinden onu takip ettik. Biraz sonra, gizemli başkanımızla gizli görüşmelerini yaptığı sarı odanın önüne gelip durdu. Sonra hızlıca şifrelerini girip, odaya girdi. Bizde avare avare dolaşıp onu beklemeye başladık. Yaklaşık yarım saat sonra bir dev, bir savaş makinesi, evrenin askeri gibi karşımızdaydı.

Babam sadece resmi törenlerde giydiği insanı ürperten savaş kıyafetlerini kuşanmıştı. Kat kat titanyum takviyeli zırhıyla sanki omuzları üç metre, boyu ise 2 metre olmuştu.

Büyük komutan!

Omzunda dizilmiş, dünya şeklindeki kristaller gözleri kamaştırıyor,  pantolonun iki yanından sarkan geometrik kesimli silahlar korku saçıyordu. Üzerine geçirdiği zırhı sanki ruhuna da giydirmişti. Dev bir kule gibi dimdik tavana doğru yükseliyor, güvenli bir tebessümle tüm evreni kavramış gibi bakıyordu.

İçimden ‘Başkan babama iyi gaz vermiş’ diye düşünüp gülüyor aynı zamanda da gurur duyuyordum.

Birkaç saat sonra bizim ev bir insan denizi dalgasıyla ağzına kadar doldu. Herkes endişe içinde bir çıkış yolu arıyordu. Bir biriyle hararetli konuşan insanlar, sarılanlar, tokalaşanlar, üzülüp büzülenler, öfkeyle gezinenler sanki dev bir arı kovanıydı evimiz. Ben ise tüm gürültü patırtı içinde boş gözlerle olan biteni izliyordum. Sanki saatler sonra dev bir göktaşı Dünya’ya çarpacak ta toptan yok olacağız gibi bir ruh hâlindeydim.

Bir anda bütün karmaşa, koşuşturmaca ve vızıltı bitti. Her yerde tam bir sessizlik, yaprak bile kımıldamıyor. Babam ve tüm yöneticiler en büyük salonda toplantıya girmişlerdi. Ben ve ailemin geri kalanı odalardan birinde koltuklara gömülmüş, toplantıdan çıkacak sonucu bekliyorduk. Saatler geçti, bir yandan sıkılıyor bir yandan da toplantı sonucundan korkarak, hiç bitmemesini istiyordum. Zaman zaman sessizlik, zaman zaman da bağrışlar, tezahürat ve alkışlar geliyordu toplantı odasından.

Saatler sonra toplantı bitmişti, babam arkasındaki insan nehrinin akıntısına kapılmış ilerlerken bizi fark edip durdu. Son derece kendinden emin ve güven veren tavırlarla hepimizi kollarının arasına alıp kucakladı. Kol kola oval ve uzun pencerenin önüne geldik. Hep beraber bulutların ve çelik, cam kafeslerin müsaade ettiği kadarıyla İstanbul’u izliyorduk.

Film şimdi başlıyor!

Babam ellerini omuzlarımızdan çekti. Dev bir ordunun en önünde savaşa giren gururlu bir komutanı gibi dimdik, göğsü önde, bıçak gibi keskin, parlayan gözlerle ufka bakarak, “Hazırlanın, ikinci kurtuluş savaşı başlıyor, bu sefer dünyanın kurtuluşu için!” dedi.

Sözü biter bitmez yeri delen dev matkapların sesi, derinlerden gelen titreşim, duman, korkunç bir çığlık ve lazer ışınlarının yaktığı insanlardan fışkıran kıvılcımlı parçalar, özgürlük ve tutsaklık savaşının resmini çizmeye başlamıştı bile.

semihbulgur.com

 

 

 

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı
Kapalı